|
1932 yılı üç Ağustos günü Taksim Ayaspaşa'da annemin
dedesinden kalma bir evde doğmuşum.
Parça parça olarak değil bir bütün olarak hatırladığım ilk
intiba şudur: O zamanlar fakir kadınlar geçinebilmek
için dört, beş, altı keçi alırlar,bunları sokaklarda
dolaştırırlar ve süt isteyenlere sağıp verirlerdi.O
vakitler sokaklar asfalt değildi. Sokakların ortasında
iri taşlardan döşenmiş bir hat olurdu, sağda ve solda
daha küçük taşlar döşenmiş olurdu, iki kenarda da arnavut kaldırımları bulunurdu. Keçiler bu sokaklarda
dolaşırlarken, bir yandan da arnavut kaldırımlarının
kenarlarında yetişen ayrık otlarını, yoncaları ve diğer
yeşillikleri yiyerek yayılırlardı.
Anneannem bu kadıncağızı çağırır, bana süt alırdı. O, bir
keçiyi sağarken diğerleri büyük olan bahçemizde diz boyu
otlar arasında yayılırlar, bir müddet sonra o da
diğerlerinin arasına katılırdı. Bir zaman daha beklerdi,
karınlarını doyursunlar diye ve daha sonra keçilerini
alıp giderdi.
Hatırladığım ikinci intiba şudur ki; bahçemizde
komşularımızın çocuklarından yaşıtlarımla oynar iken, ne
oynuyor idiysek, taşları birbirine vururduk. Anneannem
mutfaktan çoğu zaman elleri bulaşıktan köpüklü olduğu
halde hiddetle seslendiğini duyardık. "Çocuklar" derdi,
"O taşları niye birbirine vuruyorsunuz? Korkmuyor
musunuz ki, yarın ahirette o taşlar sizlerden hakkını
alacaktır". Biz korkar ve hemen taşları birbirine
vurmaktan vazgeçerdik. bir müddet sonra askercilik
oynardık, ayaklarımızı rap, rap yere vururduk. Anneannem
bulunduğu odanın penceresinden yine aynı ciddiyetle ve
sertlikle, "Çocuklar niçin ayaklarınızı öyle yerlere
vuruyorsunuz? Bilmiyormusunuz ki yarın ahirette o yer
sizden hakkını alacak" diye seslendiğini duyardık. Biz
tabi hemen, yer bizden hakkını almasın diye vurmaktan
vazgeçerdik ve daha başka oyuna başlardık.
Çok küçüktüm ve ilk defa "hak" kavramıyla karşılaşıyordum.
"Hakkını almak" tabirini yine ilk defa duyuyordum.
Hakkın önemini ve haksız olmanın ezikliğini daha o
günlerde içimde hissediyordum.
Daha
sonraki zaman içinde bu hak kavramı yeşile yani
ağaçlara, çayıra çimene, diğer canlılara ve hayvanlara
doğru kısacası her can taşıyanı içine alacak şekilde
genişleyecekti.
Daha
sonraki senelerden birinde, sebebini hatırlamıyorum,
Nişantaşı’ndaki üç katlı apartumanızımın giriş
katına taşındık. Bir sene sonra, beni Şişli Terakki’ye
verecekleri için, daha yakın olsun diye Güzel Bahçe’de
Beyko apartumanına kiraya çıktık.
Birinci sınıfa beni, Şişli Terakki’ye verdiler.
Öğretmenim Keriman Hanım idi. İkinci sınıfa Işık
Lisesi’ne verdiler. Burada öğretmenimin adını
hatırlayamıyorum ama isminin baş harfi “N” ile
başlıyordu. Her ikisinin de simalarını çok iyi
hatırlıyorum. İkinci sınıftaki öğretmenim daha ufak
tefekti, Keriman öğretmenime nispetle.
Üçüncü sene herhalde mali imkansızlıklardan olacak, yine
Güzel Bahçe’de fakat Devlet okulu olan Elli İkinci İlk
Okula yazdırdılar ve tekrar Nişantaşı’ndaki
apartumanımızın o gün için boş olan ikinci katına
taşındık.
Üçüncü sınıfta öğretmenim Fatma öğretmen idi. Saçları
sarı idi, boyuyor muydu yoksa kendinden mi sarı idi
bilmiyorum.
Ancak
ne kadar calibi dikkattir ki, öğretmenlerimi saçlarının
rengine, boylarına, cüsselerine varıncaya kadar ve yine
sınıflarda nerelerde oturduğumu ifade edecek ve daha
başka her şeyi en ince teferruatına varıncaya kadar
hatırladığım halde, bu üç sene zarfındaki ders durumumu
kesinlikle ve kesinlikle hatırlamıyordum. Bende kalan
umûmî intiba ders durumumun çok kötü olduğuydu. Nitekim
daha sonra annemden duyduğuma göre, Fatma öğretmen beni
doğrudan doğruya sınıfta bırakacakmış. Annem ona,
“Hocanım! Babası bizi Karaköse’ye çağırdı, bir aya kadar
oraya gideceğiz. Artık ondan kurtulacaksınız, hiç
olmazsa ikmale bırakın senesi ziyan olmasın” diye rica
etmiş ve o da bunun üzerine beni aritmetikten ikmale
bırakmıştı.
Velhasıl, 1940 yılı Haziran ayı ortalarına doğru bir
günde, güneşin batmaya yaklaştığı bir zamanda, İkinci
Dünya Harbi’nin en civcivli devrelerinde İstanbul’da
karartma yapıldığı vakitlerde, yataklı vagon ile
Karaköse’ye gitmek üzere üç gece iki gün sürecek
yolculuğumuza başladık.
O gün
hava hemen karardığı için kız kardeşim ve ben etrafta
bir şey göremedik. Ertesi gün gözümüzü açtığımız zaman
güneş yeni doğmuştu. Gökyüzü pırıl pırıl, hava mis
gibiydi. Tâ uzaklarda tarlalarda ekinler sararmış,
güneşin altında pırıl pırıl parlıyorlardı. Kağnı
arabaları tarlalara gidiyorlardı veya tarlalardan
köylere dönüyorlardı.
Gördüğüm bu manzaralardan ve içime çektiğim bu havadan o
kadar mesut ve bahtiyar idim ki, Anadolu’nun bu mübarek
toprakları ve yine Anadolu’nun içime dolan gösterişsiz,
riyasız kahraman yiğit havası bende bugüne kadar devam
eden ve ölünceye kadar devam edecek olan Anadolu
sevdasının ve Anadolu tutkusunun ilk kıvılcımlarını
tutuşturuyordu.
İstasyonlarda karşılaştığım ve yakından gördüğüm Anadolu
insanı belki üstü başı eskiydi, elbiseleri yamalıydı,
ayağında belki çarık vardı veya yoktu ama bir vatana
sahip olmaktan ve onu korumuş olmaktan ötürü ne kadar
mağrurdu. Esirleştirilememiş olmaktan ve zaferler
kazanmaktan dolayı ne kadar müdanasızdı ve başı dikti.
Anadolu insanına hayranlığım bu yurdun sıcağında
soğuğunda yanıklaşmış çehrelerine ve hiçbir şeyi
önemsemez bakışlarında başladı.
Nihayet Erzurum’a geldik. Tren gara girerken çok
yavaşlamıştı. Vagonların kapıları açılmıştı. Kız
kardeşim bekleyenler arasında babamı görünce
heyecanlandı. Kendisini trenden atacak oldu ki, gardaki
güngörmüş tecrübe geçirmiş kimseler önünü kesip
atlamasına engel oldular.
Tren
durdu, hepimiz salimen yere indik ve babamla
kucaklaştık. Uzun süren hasret artık bitmişti. Babam
daha evvelden konuşmuş ve anlaşmış olacaktı ki, hemen
eşyalarımız bir veya bir buçuk tonluk üstü tenteli
şevrole marka bir kamyona taşınmaya başladı. Babam,
annem ve kız kardeşim daha küçük olduğu için daha ufak
tefekti şoför mahalline oturdular, ben de arkada
eşyaların arasında bir yere oturdum. Böylece yola
çıktık. Gayet tabii ben hiç bir şey görmüyordum. Ancak
babam her eski insan gibi pınarlara çok meraklı idi. Bu
itibarla her pınar başında duruyor, oradan su içiyor,
biraz nefes alıyor ve daha sonra yerlerimize geçip yola
koyuluyorduk.
Nihayet ikindiyi biraz geçmişti ki, Karaköse’ye girdik
ve kamyonumuz biz gelmeden önceki sene babamın oturduğu
Leylek Pınar mahallesindeki tek katlı tek odalı
kerpiçten evin önünde durdu. Emir eri Abdu…geldi bir
selam çaktı ve “Hoş geldiniz binbaşım” dedi. Daha sonra
yatak yorgandan ibaret yükleri ve elbise dolu dört beş
valizi şoförün ve komşuların yardımıyla eve taşıdı.
Eşyaların taşınması yaklaşık olarak beş dakika kadar
sürdü ve bu müddet zarfında tabii olarak herkes ayakta
idi ve babamdan gayrisi hepimiz etrafı süzüyorduk. Bir
ara babam yanıma geldi elini başıma koydu ve yüksek
sesle “Bu köpoğlu benim oğlandır. Sen çağırdığın zaman
hemen gelmezse ve senin karşında hazır olda durmazsa
veya sen bir şey emir ettiğin zaman hemen yerine
getirmezse”, göstermek için sağ elini sol omzuna doğru
kaldırarak, “öyle bir vuracaksın ki, kafası ters
dönecek” dedi. O da “Peki binbaşım baş üstüne” dedi.
Ben
babamın yüzünü görmüyordum fakat kesinlikle biliyordum
ki, babam bunu söylerken şaka yapmıyordu, göz
kırpmıyordu, yüz hatlarıyla herhangi bir şekilde işaret
ve îmada bulunmuyordu. Hem zaten ben, annem, kız
kardeşim ve babamı tanıyan herkes gayet iyi biliyordu
ki, bu sözden sonra artık Abd… dövmek değil beni öldürse
bile babam ona hiçbir şey sormayacaktır.
O gün
o saat ve o dakikadan sonra artık bende şımarıklık,
yılışıklık gibi davranış türleri ve istekleri bir daha
dirilmemek üzere öldü.
Babamın ne kadar haklı olduğunu daha sonraki
müşahedelerimden öğrenecektim. Bazı subay çocukları
–tabi hepsi değil- emir erlerine şımarık davranırlardı
ve ortaya hoş olmayan tablolar çıkardı. Babam bana böyle
yapma şöyle yapma diyerek meseleyi temelsiz ve sebepsiz
uzatmak yerine ileride doğabilecek bütün mahzurları bir
cümle ile kesip atıyordu.
Hayatımızda babama en çok minnettar olduğum husus budur.
Gayet tabii ben Abd…’ın yanında kuzu gibiydim. Onun sol
yanında yürür, sağ elimi palaskasına takardım, beni
çarşıya götürür, hayvan pazarına götürür ki o zamanlar
hayvan pazarları çok canlı olurdu ve bilhassa çocuklar
için cazip ve eğlenceli oldurdu. Bazen de beni Küpkıran
Mezra gibi yakı köylere götürürdü. Yollarda
yiyebileceğimiz bir şey bulursak toplar, daha sonra bir
yerde oturur yerdik. Ona olan saygımdan ve itaatimden
memnun olurdu ki, zaman zaman elini başıma koyar
köpeoğlu der ve hafifçe tebessüm ederdi.
Bir
müddet sonra etrafı tanıdım ve yavaş yavaş muhitim
oluşmaya başladı. Yaşıtlarımla oynuyordum. Yaşıtlarım
diye çoğul kullandım, fakat aslında yaşıtım mahallede
bir tek kişiydi. O da, biz geldikten sonra taşındığımız,
babamın eski evine nispetle topraktan sokağa cephesi
olan iki odaki tek katlı kerpiç evin sahibi Kavaf
Teyze’nin Servet adlı çocuğuydu. O çocuk bugün bile
yaşına göre yadırganacak kadar ağzı kötü laflarla dolu,
hak hukuk tanımayan bir haldeydi ve ben bu münasebetle
kısa bir zaman sonra ondan ayrıldım.
Artık
bundan sonraki zamanımı komşumuz olan be her zman
kendisini rahmet ve minnetle anacağım, oranın eşrafından
Merdo Dayılar ile geçiriyordum. Onlar çayır biçerlerken
elimden gelen yardımı yapıyordum, ekin biçerlerken be de
tırpan kullanıyordum, ekinleri toplayıp demet
yapıyordum, onları harman yerine taşıyordum. Harman
yerinde akşama kadar düğen sürüyordum, ekini savururken
ben de kendime göre bir şeyler yapıyordum. Saman kağnı
arabasında çeteneye doldurulduktan sonra öküzleri
arabaya koşup ve boyunduruğa atlayıp ahırın yanındaki
samanlığa kadar getiriyordum, değirmene gidecek buğdayı
boyunduruğa oturup götürüyordum tabii bunları yaparken
arabada yahut önde giden biri oluyordu. Kerpiç
dökerlerken güneşte kurumasın diye akşamdan sonra
serinlikte çamuru özleşmesi için hayvanlara
çiğnetirlerken kenarda durup hayvanları içeri
kışlıyordum. Ertesi gün kerpiç dökecektir ve gayet tabii
burada yine vazife alacaktım.
Velhasıl ben bu ve buna benzer her işte çalışıyor ve
onlara yardım ediyordum en azından orada bulunuyor ve
onları seyrediyordum yani onları yalnız bırakmıyordum…
Ben
artık ailenin bir ferdi olmuştum, beni çok seviyorlardı
ve ben de onları çok seviyordum.
Hiç
unutmuyorum daha küsüşmediğimiz günlerde Servet ile
birlikte Merdo Dayı’nın karpuz tarlasına gittik. Onlar
kuşluk yemeği yiyorlardı. Merdo Dayı bizi görünce ne
kadar sevindi. Balalarım gelmiş balalarım gelmiş diye
diye sofradan kalktı, karpuz tarlasının içine girdi ve
bize bir kucak karpuz getirdi. Bir kucak karpuz tabirine
şaşırmamalıdır. Çünkü o zamanlar Karaköse’de karpuzlar
iklimden dolayı ancak iri bir gıreyfut kadar
olabiliyordu.
Bu,
akrabalarımdan sonra şahsıma yapılan ilk izzet itibar
oluyordu. Arkadaşım Servet’e değil. Çünkü o Merdo
Dayılara hiçbir zaman yakın olmamıştı ve hiçbir şekilde
yanlarına gitmemişti.
Gayet
tabii bütün bunları at binmekten geri kalan zamanlarımda
yapıyordum. Geldiğimiz akşamın ertesinden başlamak üzere
ilk işim ve tutkum at binmekti. Orduda en iyi atlar
Süvari Alaylarında ve daha sonra Topçularda bulunurdu.
Bu itibarla alayda çok mükemmel atlar fazlasıyla vardı.
Babamın Bora adlı “demîrî kır” bir atı seyisin de –ki
Said çok saygı değer müstesna bir insan idi- İnci adında
“pamuk kır” bir atı vardı. İnci uysal bir attı başı
yumuşaktı, Bora hırçın bir attı ve başı da çok sertti.
Bu itibarla ben ilk acemiliğimi İnci’ye binmekle
geçirdim ve daha sonra Bora’ya binmeye başladım.
Babamla at koşturduğumuz zamanlarda ben mecburen İnci’ye
binerdim. İnci seyisin atı olduğu için ve pek arkada
gittiği için ne kadar sıkıştırırsam Bora’yı geçmek
istemezdi. Biraz daha sıkıştırdığımda şayet ora’yı biraz
geçecek olsa bu sefer de Bora bunu affetmezdi, hemen
ağzı köpürür hırçınlaşırdı. Babam bana kızardı ve “Atına
sahip ol Bora huysuzlaşıyor” derdi. Babam çok güzel at
binerdi. Türkiye’deki bütün Süvari birliklerinde at
binmesiyle, silah ve kılıç kullanmasıyla bir efsane idi.
Bir sigara diktirir, ona nişan alır ve daha sonra gözünü
bağlatır ateş eder, sigarayı vururdu ve yine at dört
nala giderken atın karnından geçerdi…ve daha başka bir
çok şeyler yapardı…
Ben
böyle at binerken babam alayda araştırmış ve nihayet
Vurgun adında çok güzel bir “al” at bulmuş ve İnci’nin
yerine seyise onu vermişti ve ondan sonra artık ben
Vurgun’a biner olmuştum.
Bu
zaman içinde yine günlerden bir gün alay’da at
biniyordum ki bir ara indim, babam alay karargâhının
bahçesinde ağaç altında oturmuş, takriben iki sene önce
Dünya engel atlama müsabakalarında İtalya’da Mussolini
kupasını kazanmış, Dünya Binicilik Şampiyonu rahmetli
Eyüp ÖNCÜ ile birlikte satranç oynuyordu. Rahmetli Eyüb
ÖNCÜ o zamanlar yüzbaşıydı ve ikinci bölük kumandanıydı.
Yanlarına gittim.
Bu
arada şunun söylemek isterim ki, Karaköse Valisinin biri
“kırçıl kır” bir diğeri “yanık al” iki atı vardı ve
benden üç yaş kadar büyük olan oğlu Erdoğan bu atlara
binerdi. Ben akranım olduğu için gizli gizli onu
kıskanırdım. Eyüb ÖNCÜ’ye dönerek “Efendim, ben mi daha
iyi at biniyorum yoksa Erdoğan mı?” dedim.
Eyüb
ÖNCÜ rahmetle çok zarif, hoş, nazik bir insan idi.
Başını hafifçe satranç tahtasından mütebessim bir çehre
ile kaldırarak “siz” dedi. Bu benim hayatımda dönüm
noktalarından biri oldu. Takdir dolu bakış, yumuşak bir
ses ve “siz” hitabıyla ilk defa ben bir değer ve
beyefendi olduğumu yaşıyordum. Be benim Erdoğan’dan daha
iyi at binmemden doğan bir tatmin değildi. Ondan çok
daha iyi at bindiğimi zaten ben de biliyordum. Bu soru
sadece kendimi daha emin kılmak içindi. Hem zaten Eyüb
ÖNCÜ’nün babama “Bu çocuk Amerika’da olsa Amerika
bununla iftihar eder” dediğini biliyordum.
Velhasıl daha sonraki zaman içinde bir çok iltifata
mazhar olmuş isem de bunlardan hiçbiri benim üzerimde bu
kadar etkili olmamıştır.
Günler böyle geçip gidiyordu ve derken okulların açılma
mevsimi geldi. Ben dörde geçmiştim, Aritmetikten ikmalim
vardı, fakat beni dördüncü sınıfa oturttular. Tanımda
sıra arkadaşım, daha sonra bir partinin genel başkan
yardımcılığını yapacak olan Ahmet TEKDAL vardı. Bundan
sonra artık iki sene beraber oturacaktık, birbirimizi
çok sevecektik, bazen onların evinde ve bazen bizim evde
oynayıp zaman geçirecektik.koyu kahverengi yün çorap ve
siyah lastik giyerdi.
Herhalde İstanbul’dan naklen gelmiş olmamdan ötürü beni
mazeretli saymış olacaklardı ki, mekteb başladıktan bir
hafta sonra beni imtihana aldılar. İmtihana gireceğim
günün sabahı, öğretmenimiz Fevziye Taşara sınıfa geldi,
-eşi Milli Eğitim Müdürü idi ve iki üç yaşında bir de
çocuğu vardı- beni tahtaya kaldırdı ve “Şu kadar sürahi
şu fiyata alınmış iken bilmem ne kadarı kırılır ise…”
diye aritmetik problemi sordu ve tahtada yardım ede ede
bunu bana çözdürdü.
Kısa
bir zaman sonra zil çaldı. Zaten öğle teneffüsü öncesi
son dersti. Öğle teneffüsünde derse girmeden bir miktar
önce beni imtihana aldılar. Öğretmenimin bana biraz önce
sorduğu sürahi problemini sürahinin adını ve sayıları
değiştirmeden sordular. Ben problemi yardım görmeden
çözdüm ve çık dediler.
Problemi olduğu gibi sormaları, herhalde değişiklik
yaparlarsa benim şaşıracağım endişesindendi. İmtihandaki
öğretmenler arasında bizim öğretmenimiz yoktu.
Velhasıl Fevziye TAŞARA öğretmenime ki bizlerle çok
ilgilenirdi ve imtihandaki diğer öğretmenlere beni
himaye edip korudukları için minnet ve şükran dolu
hislerle rahmet niyaz ederim. Ben o sene sınıfta
kalsaydım herhalde her şey çok kötü olurdu.
Belki
de Fevziye Hanım bir hafta yahut iki buçuk hafta onun
sınıfında bulunduğum için benim düzeleceğimi ve
çalışacağımı ümit etmişti ki, beni korumuştu. Nitekim
dördüncü ve beşinci sınıflarda sınıfın en iyisi olmadım
ama çalışıyordum ve sorumluluk hissediyordum. Bundan
sonra artık iki sene ilkokulu bitirinceye kadar okul
hayatımda kayda değer bir şey olmayacaktı, fizikî ve
zihnî gelişmem her çocukta olduğu gibi normal seyrini
takib edecekti. |