internet kitapçınız kitapyurdu.com'dan binlerce kitaba ulaşabilirsiniz.

anasayfa  iletişim arşiv

Bugün

 

Son Güncelleme

 

İdeal Düşünce'yi

Giriş Sayfanız Yapın

İdeal Düşünce'yi

Sık Kullanılanlara Ekleyin

anasayfa eğitim sosyoloji sağlık kitap kültür-sanat bilişim röportaj dinler-kültürler arşiv alıntı iletişim

 
Yazarlar
 
 

 
 

 

 
 
 

YAZARLARIMIZIN BİYOGRAFİLERİ

 
 
 

 
Ziyaretçi Defteri

İDEAL DÜŞÜNCE'de yer alan yazılarla ilgili YORUM YAZMAK YA DA YAZILMIŞ YORUMLARI OKUMAK İÇİN Yapılan yorumlardan yorum sahibi sorumludur.

 
Künye

İDEAL DÜŞÜNCE

Gönüllü bir bilgi paylaşım sitesidir.

www.idealdusunce.com

adresinde ve uzantılarında yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur.


YAYIN EKİBİ


editör

VEDAT ÖZCAN

akademi

Prof.Dr.M. SAİD DOĞAN

güncel-edebiyat

VEDAT ÖZCAN

dinler ve kültürler

Dr. LÜTFÜ ÖZŞAHİN

güncel-siyaset

AKİF ÇARKÇI

sağlık

Dr. M. Nedim AYTEKİN


e-posta

dusunce@idealdusunce.com

 
 İstatistik

 

 

 

 Dizin Arama Motoru

 

 

 

İDEAL DÜŞÜNCE-HAZİRAN 2007

 

ANADOLU'YA SEVDALI BİR İSTANBUL BEYEFENDİSİ

Prof.Dr. Ali Murat Daryal'ın Hayatı-Eserleri

ve Tipik Özellikleri-I

Yayına Hazırlayan Prof.Dr. M.Sait DOĞAN

Prof.Dr. M.Sait DOĞAN

sdogan@idealdusunce.com

 

12.06.2007

1932 yılı üç Ağustos günü Taksim Ayaspaşa'da annemin dedesinden kalma bir evde doğmuşum.

Parça parça olarak değil bir bütün olarak hatırladığım ilk intiba şudur: O zamanlar fakir kadınlar geçinebilmek için dört, beş, altı keçi alırlar,bunları sokaklarda dolaştırırlar ve süt isteyenlere sağıp verirlerdi.O vakitler sokaklar asfalt değildi. Sokakların ortasında iri taşlardan döşenmiş bir hat olurdu, sağda ve solda daha küçük taşlar döşenmiş olurdu, iki kenarda da arnavut kaldırımları bulunurdu. Keçiler bu sokaklarda dolaşırlarken, bir yandan da arnavut kaldırımlarının kenarlarında yetişen ayrık otlarını, yoncaları ve diğer yeşillikleri yiyerek yayılırlardı.

Anneannem bu kadıncağızı çağırır, bana süt alırdı. O, bir keçiyi sağarken diğerleri büyük olan bahçemizde diz boyu otlar arasında yayılırlar, bir müddet sonra o da diğerlerinin arasına katılırdı. Bir zaman daha beklerdi, karınlarını doyursunlar diye ve daha sonra keçilerini alıp giderdi.

Hatırladığım ikinci intiba şudur ki; bahçemizde komşularımızın çocuklarından yaşıtlarımla oynar iken, ne oynuyor idiysek, taşları birbirine vururduk. Anneannem mutfaktan çoğu zaman elleri bulaşıktan köpüklü olduğu halde hiddetle seslendiğini duyardık. "Çocuklar" derdi, "O taşları niye birbirine vuruyorsunuz? Korkmuyor musunuz ki, yarın ahirette o taşlar sizlerden hakkını alacaktır". Biz korkar ve hemen taşları birbirine vurmaktan vazgeçerdik. bir müddet sonra askercilik oynardık, ayaklarımızı rap, rap yere vururduk. Anneannem bulunduğu odanın penceresinden yine aynı ciddiyetle ve sertlikle, "Çocuklar niçin ayaklarınızı öyle yerlere vuruyorsunuz? Bilmiyormusunuz ki yarın ahirette o yer sizden hakkını alacak" diye seslendiğini duyardık. Biz tabi hemen, yer bizden hakkını almasın diye vurmaktan vazgeçerdik ve daha başka oyuna başlardık.

Çok küçüktüm ve ilk defa "hak" kavramıyla karşılaşıyordum. "Hakkını almak" tabirini yine ilk defa duyuyordum. Hakkın önemini ve haksız olmanın ezikliğini daha o günlerde içimde hissediyordum.

Daha sonraki zaman içinde bu hak kavramı yeşile yani ağaçlara, çayıra çimene, diğer canlılara ve hayvanlara doğru kısacası her can taşıyanı içine alacak şekilde genişleyecekti.

Daha sonraki senelerden birinde, sebebini hatırlamıyorum, Nişantaşı’ndaki üç katlı apartumanızımın giriş katına taşındık. Bir sene sonra, beni Şişli Terakki’ye verecekleri için, daha yakın olsun diye Güzel Bahçe’de Beyko apartumanına kiraya çıktık.[1]

Birinci sınıfa beni, Şişli Terakki’ye verdiler. Öğretmenim Keriman Hanım idi. İkinci sınıfa Işık Lisesi’ne verdiler. Burada öğretmenimin adını hatırlayamıyorum ama isminin baş harfi “N” ile başlıyordu. Her ikisinin de simalarını çok iyi hatırlıyorum. İkinci sınıftaki öğretmenim daha ufak tefekti, Keriman öğretmenime nispetle.

Üçüncü sene herhalde mali imkansızlıklardan olacak, yine Güzel Bahçe’de fakat Devlet okulu olan Elli İkinci İlk Okula yazdırdılar ve tekrar Nişantaşı’ndaki apartumanımızın o gün için boş olan ikinci katına taşındık.

Üçüncü sınıfta öğretmenim Fatma öğretmen idi. Saçları sarı idi, boyuyor muydu yoksa kendinden mi sarı idi bilmiyorum.

Ancak ne kadar calibi dikkattir ki, öğretmenlerimi saçlarının rengine, boylarına, cüsselerine varıncaya kadar ve yine sınıflarda nerelerde oturduğumu ifade edecek ve daha başka her şeyi en ince teferruatına varıncaya kadar hatırladığım halde, bu üç sene zarfındaki ders durumumu kesinlikle ve kesinlikle hatırlamıyordum. Bende kalan umûmî intiba ders durumumun çok kötü olduğuydu. Nitekim daha sonra annemden duyduğuma göre, Fatma öğretmen beni doğrudan doğruya sınıfta bırakacakmış. Annem ona, “Hocanım! Babası bizi Karaköse’ye çağırdı, bir aya kadar oraya gideceğiz. Artık ondan kurtulacaksınız, hiç olmazsa ikmale bırakın senesi ziyan olmasın” diye rica etmiş ve o da bunun üzerine beni aritmetikten ikmale bırakmıştı.

Velhasıl, 1940 yılı Haziran ayı ortalarına doğru bir günde, güneşin batmaya yaklaştığı bir zamanda, İkinci Dünya Harbi’nin en civcivli devrelerinde İstanbul’da karartma yapıldığı vakitlerde, yataklı vagon ile Karaköse’ye gitmek üzere üç gece iki gün sürecek yolculuğumuza başladık.

O gün hava hemen karardığı için kız kardeşim ve ben etrafta bir şey göremedik.  Ertesi gün gözümüzü açtığımız zaman güneş yeni doğmuştu. Gökyüzü pırıl pırıl, hava mis gibiydi. Tâ uzaklarda tarlalarda ekinler sararmış, güneşin altında pırıl pırıl parlıyorlardı. Kağnı arabaları tarlalara gidiyorlardı veya tarlalardan köylere dönüyorlardı.

Gördüğüm bu manzaralardan ve içime çektiğim bu havadan o kadar mesut ve bahtiyar idim ki, Anadolu’nun bu mübarek toprakları ve yine Anadolu’nun içime dolan gösterişsiz, riyasız kahraman yiğit havası bende bugüne kadar devam eden ve ölünceye kadar devam edecek olan Anadolu sevdasının ve Anadolu tutkusunun ilk kıvılcımlarını tutuşturuyordu.

İstasyonlarda karşılaştığım ve yakından gördüğüm Anadolu insanı belki üstü başı eskiydi, elbiseleri yamalıydı, ayağında belki çarık vardı veya yoktu ama bir vatana sahip olmaktan ve onu korumuş olmaktan ötürü ne kadar mağrurdu. Esirleştirilememiş olmaktan ve zaferler kazanmaktan dolayı ne kadar müdanasızdı ve başı dikti. Anadolu insanına hayranlığım bu yurdun sıcağında soğuğunda yanıklaşmış çehrelerine ve hiçbir şeyi önemsemez bakışlarında başladı.

Nihayet Erzurum’a geldik. Tren gara girerken çok yavaşlamıştı. Vagonların kapıları açılmıştı. Kız kardeşim bekleyenler arasında babamı görünce heyecanlandı. Kendisini trenden atacak oldu ki, gardaki güngörmüş tecrübe geçirmiş kimseler önünü kesip atlamasına engel oldular.

Tren durdu, hepimiz salimen yere indik ve babamla kucaklaştık. Uzun süren hasret artık bitmişti. Babam daha evvelden konuşmuş ve anlaşmış olacaktı ki, hemen eşyalarımız bir veya bir buçuk tonluk üstü tenteli şevrole marka bir kamyona taşınmaya başladı.  Babam, annem ve kız kardeşim daha küçük olduğu için daha ufak tefekti şoför mahalline oturdular, ben de arkada eşyaların arasında bir yere oturdum. Böylece yola çıktık. Gayet tabii ben hiç bir şey  görmüyordum. Ancak babam her eski insan gibi pınarlara çok meraklı idi. Bu itibarla her pınar başında duruyor, oradan su içiyor, biraz nefes alıyor ve daha sonra yerlerimize geçip yola koyuluyorduk.

Nihayet ikindiyi biraz geçmişti ki, Karaköse’ye girdik ve kamyonumuz biz gelmeden önceki sene babamın oturduğu Leylek Pınar mahallesindeki tek katlı tek odalı kerpiçten evin önünde durdu. Emir eri Abdu…geldi bir selam çaktı ve “Hoş geldiniz binbaşım” dedi. Daha sonra yatak yorgandan ibaret yükleri ve elbise dolu dört beş valizi şoförün ve komşuların yardımıyla eve taşıdı.

Eşyaların taşınması yaklaşık olarak beş dakika kadar sürdü ve bu müddet zarfında tabii olarak herkes ayakta idi ve babamdan gayrisi hepimiz etrafı süzüyorduk. Bir ara babam yanıma geldi elini başıma koydu ve yüksek sesle “Bu köpoğlu benim oğlandır. Sen çağırdığın zaman hemen gelmezse ve senin karşında hazır olda durmazsa veya sen bir şey emir ettiğin zaman hemen yerine getirmezse”, göstermek için sağ elini sol omzuna doğru kaldırarak, “öyle bir vuracaksın ki, kafası ters dönecek” dedi. O da “Peki binbaşım baş üstüne” dedi.

Ben babamın yüzünü görmüyordum fakat kesinlikle biliyordum ki, babam bunu söylerken şaka yapmıyordu, göz kırpmıyordu, yüz hatlarıyla herhangi bir şekilde işaret ve îmada bulunmuyordu. Hem zaten ben, annem, kız kardeşim ve babamı tanıyan herkes gayet iyi biliyordu ki, bu sözden sonra artık Abd… dövmek değil beni öldürse bile babam ona hiçbir şey sormayacaktır.

O gün o saat ve o dakikadan sonra artık bende şımarıklık, yılışıklık gibi davranış türleri ve istekleri bir daha dirilmemek üzere öldü.

Babamın ne kadar haklı olduğunu daha sonraki müşahedelerimden öğrenecektim. Bazı subay çocukları –tabi hepsi değil- emir erlerine şımarık davranırlardı ve ortaya hoş olmayan tablolar çıkardı. Babam bana böyle yapma şöyle yapma diyerek meseleyi temelsiz ve sebepsiz uzatmak yerine ileride doğabilecek bütün mahzurları bir cümle ile kesip atıyordu.

Hayatımızda babama en çok minnettar olduğum husus budur. Gayet tabii ben Abd…’ın yanında kuzu gibiydim. Onun sol yanında yürür, sağ elimi palaskasına takardım, beni çarşıya götürür, hayvan pazarına götürür ki o zamanlar hayvan pazarları çok canlı olurdu ve bilhassa çocuklar için cazip ve eğlenceli oldurdu. Bazen de beni Küpkıran Mezra gibi yakı köylere götürürdü.  Yollarda yiyebileceğimiz bir şey bulursak toplar, daha sonra bir yerde oturur yerdik. Ona olan saygımdan ve itaatimden memnun olurdu ki, zaman zaman elini başıma koyar köpeoğlu der ve hafifçe tebessüm ederdi.

Bir müddet sonra etrafı tanıdım ve yavaş yavaş muhitim oluşmaya başladı. Yaşıtlarımla oynuyordum. Yaşıtlarım diye çoğul kullandım, fakat aslında yaşıtım mahallede bir tek kişiydi. O da, biz geldikten sonra taşındığımız, babamın eski evine nispetle topraktan sokağa cephesi olan iki odaki tek katlı kerpiç evin sahibi Kavaf Teyze’nin Servet adlı çocuğuydu. O çocuk bugün bile yaşına göre yadırganacak kadar ağzı kötü laflarla dolu, hak hukuk tanımayan bir haldeydi ve ben bu münasebetle kısa bir zaman sonra ondan ayrıldım.

Artık bundan sonraki zamanımı komşumuz olan be her zman kendisini rahmet ve minnetle anacağım, oranın eşrafından Merdo Dayılar ile geçiriyordum. Onlar çayır biçerlerken elimden gelen yardımı yapıyordum, ekin biçerlerken be de tırpan kullanıyordum, ekinleri toplayıp demet yapıyordum, onları harman yerine taşıyordum. Harman yerinde akşama kadar düğen sürüyordum, ekini savururken ben de kendime göre bir şeyler yapıyordum. Saman kağnı arabasında çeteneye doldurulduktan sonra öküzleri arabaya koşup ve boyunduruğa atlayıp ahırın yanındaki samanlığa kadar getiriyordum, değirmene gidecek buğdayı boyunduruğa oturup götürüyordum tabii bunları yaparken arabada yahut önde giden biri oluyordu. Kerpiç dökerlerken güneşte kurumasın diye akşamdan sonra serinlikte çamuru özleşmesi için hayvanlara çiğnetirlerken kenarda durup hayvanları içeri kışlıyordum. Ertesi gün kerpiç dökecektir ve gayet tabii burada yine vazife alacaktım.

Velhasıl ben bu ve buna benzer her işte çalışıyor ve onlara yardım ediyordum en azından orada bulunuyor ve onları seyrediyordum yani onları yalnız bırakmıyordum…

Ben artık ailenin bir ferdi olmuştum, beni çok seviyorlardı ve ben de onları çok seviyordum.

Hiç unutmuyorum daha küsüşmediğimiz günlerde Servet ile birlikte Merdo Dayı’nın karpuz tarlasına gittik. Onlar kuşluk yemeği yiyorlardı. Merdo Dayı bizi görünce ne kadar sevindi. Balalarım gelmiş balalarım gelmiş diye diye sofradan kalktı, karpuz tarlasının içine girdi ve bize bir kucak karpuz getirdi. Bir kucak karpuz tabirine şaşırmamalıdır. Çünkü o zamanlar Karaköse’de karpuzlar iklimden dolayı ancak iri bir gıreyfut kadar olabiliyordu.

Bu, akrabalarımdan sonra şahsıma yapılan ilk izzet itibar oluyordu. Arkadaşım Servet’e değil. Çünkü o Merdo Dayılara hiçbir zaman yakın olmamıştı ve hiçbir şekilde yanlarına gitmemişti.

Gayet tabii bütün bunları at binmekten geri kalan zamanlarımda yapıyordum. Geldiğimiz akşamın ertesinden başlamak üzere ilk işim ve tutkum at binmekti. Orduda en iyi atlar Süvari Alaylarında ve daha sonra Topçularda bulunurdu. Bu itibarla alayda çok mükemmel atlar fazlasıyla vardı.

Babamın Bora adlı “demîrî kır” bir atı seyisin de –ki Said çok saygı değer müstesna bir insan idi- İnci adında “pamuk kır” bir atı vardı. İnci uysal bir attı başı yumuşaktı, Bora hırçın bir attı ve başı da çok sertti. Bu itibarla ben ilk acemiliğimi İnci’ye binmekle geçirdim ve daha sonra Bora’ya binmeye başladım.

Babamla at koşturduğumuz zamanlarda ben mecburen İnci’ye binerdim. İnci seyisin atı olduğu için ve pek arkada gittiği için ne kadar sıkıştırırsam Bora’yı geçmek istemezdi. Biraz daha sıkıştırdığımda şayet ora’yı biraz geçecek olsa bu sefer de Bora bunu affetmezdi, hemen ağzı köpürür hırçınlaşırdı. Babam bana kızardı ve “Atına sahip ol Bora huysuzlaşıyor” derdi. Babam çok güzel at binerdi. Türkiye’deki bütün Süvari birliklerinde at binmesiyle, silah ve kılıç kullanmasıyla bir efsane idi. Bir sigara diktirir, ona nişan alır ve daha sonra gözünü bağlatır ateş eder, sigarayı vururdu ve yine at dört nala giderken atın karnından geçerdi…ve daha başka bir çok şeyler yapardı…

Ben böyle at binerken babam alayda araştırmış ve nihayet Vurgun adında çok güzel bir “al” at bulmuş ve İnci’nin yerine seyise onu vermişti ve ondan sonra artık ben Vurgun’a biner olmuştum.

Bu zaman içinde yine günlerden bir gün alay’da at biniyordum ki bir ara indim, babam alay karargâhının bahçesinde ağaç altında oturmuş, takriben iki sene önce Dünya engel atlama müsabakalarında İtalya’da Mussolini kupasını kazanmış, Dünya Binicilik Şampiyonu rahmetli Eyüp ÖNCÜ ile birlikte satranç oynuyordu. Rahmetli Eyüb ÖNCÜ o zamanlar yüzbaşıydı ve ikinci bölük kumandanıydı. Yanlarına gittim.

Bu arada şunun söylemek isterim ki, Karaköse Valisinin biri “kırçıl kır” bir diğeri “yanık al” iki atı vardı ve benden üç yaş kadar büyük olan oğlu Erdoğan bu atlara binerdi. Ben akranım olduğu için gizli gizli onu kıskanırdım. Eyüb ÖNCÜ’ye dönerek “Efendim, ben mi daha iyi at biniyorum yoksa Erdoğan mı?” dedim.

Eyüb ÖNCÜ rahmetle çok zarif, hoş, nazik bir insan idi. Başını hafifçe satranç tahtasından mütebessim bir çehre ile kaldırarak “siz” dedi. Bu benim hayatımda dönüm noktalarından biri oldu. Takdir dolu bakış, yumuşak bir ses ve “siz” hitabıyla ilk defa ben bir değer ve beyefendi olduğumu yaşıyordum. Be benim Erdoğan’dan daha iyi at binmemden doğan bir tatmin değildi. Ondan çok daha iyi at bindiğimi zaten ben de biliyordum.  Bu soru sadece kendimi daha emin kılmak içindi. Hem zaten Eyüb ÖNCÜ’nün babama “Bu çocuk Amerika’da olsa Amerika bununla iftihar eder” dediğini biliyordum.

Velhasıl daha sonraki zaman içinde bir çok iltifata mazhar olmuş isem de bunlardan hiçbiri benim üzerimde bu kadar etkili olmamıştır.

Günler böyle geçip gidiyordu ve derken okulların açılma mevsimi geldi. Ben dörde geçmiştim, Aritmetikten ikmalim vardı, fakat beni dördüncü sınıfa oturttular. Tanımda sıra arkadaşım, daha sonra bir partinin genel başkan yardımcılığını yapacak olan Ahmet TEKDAL vardı. Bundan sonra artık iki sene beraber oturacaktık, birbirimizi çok sevecektik, bazen onların evinde ve bazen bizim evde oynayıp zaman geçirecektik.koyu kahverengi yün çorap ve siyah lastik giyerdi.

Herhalde İstanbul’dan naklen gelmiş olmamdan ötürü beni mazeretli saymış olacaklardı ki, mekteb başladıktan bir hafta sonra beni imtihana aldılar. İmtihana gireceğim günün sabahı, öğretmenimiz Fevziye Taşara sınıfa geldi, -eşi Milli Eğitim Müdürü idi ve iki üç yaşında bir de çocuğu vardı- beni tahtaya kaldırdı ve “Şu kadar sürahi şu fiyata alınmış iken bilmem ne kadarı kırılır ise…” diye aritmetik problemi sordu ve tahtada yardım ede ede bunu bana çözdürdü.

Kısa bir zaman sonra zil çaldı. Zaten öğle teneffüsü öncesi son dersti. Öğle teneffüsünde derse girmeden bir miktar önce beni imtihana aldılar. Öğretmenimin bana biraz önce sorduğu sürahi problemini sürahinin adını ve sayıları değiştirmeden sordular. Ben problemi yardım görmeden çözdüm ve çık dediler.

Problemi olduğu gibi sormaları, herhalde değişiklik yaparlarsa benim şaşıracağım endişesindendi. İmtihandaki öğretmenler arasında bizim öğretmenimiz yoktu.

Velhasıl Fevziye TAŞARA öğretmenime ki bizlerle çok ilgilenirdi ve imtihandaki diğer öğretmenlere beni himaye edip korudukları için minnet ve şükran dolu hislerle rahmet niyaz ederim. Ben o sene sınıfta kalsaydım herhalde her şey çok kötü olurdu.

Belki de Fevziye Hanım bir hafta yahut iki buçuk hafta onun sınıfında bulunduğum için benim düzeleceğimi ve çalışacağımı ümit etmişti ki, beni korumuştu. Nitekim dördüncü ve beşinci sınıflarda sınıfın en iyisi olmadım ama çalışıyordum ve sorumluluk hissediyordum. Bundan sonra artık iki sene ilkokulu bitirinceye kadar okul hayatımda kayda değer bir şey olmayacaktı, fizikî ve zihnî gelişmem her çocukta olduğu gibi normal seyrini takib edecekti.