|
Kehanet, tutuculuk, bilim ve laikliğin bir arada
olamayacağını bu kavramları duyan herkes bilir. Bu durum
Türkiye'de ilkokul mezunu olanların bildiği ve farkında
olduğu bir konudur. Anlam olarak birbiriyle çelişen bu
kavramları aynı metin içinde ve bir bilim adamının ortak
tutumu olarak ifade etmek oldukça zordur. Celal Şengör
örneği, bir kişinin yeri geldiğinde kahin, yeri
geldiğinde önyargılı/tutucu ve aynı zamanda hem ateist
bir bilim adamı hem de laik olabildiğini göstermektir.
Bir bilim adamının aynı anda bu kadar çelişik görüşe ve
tutuma nasıl sahip olabildiği ise ciddi bir vakıadır.
Felsefe ve bilim tarihi okuyanlar bu durumu
yadırgayacaklardır. Üstelik bu kadar tezat tutumu bir
arada sergileyen Prof. Dr. Celal Şengör felsefe ve bilim
tarihi okumakla da övünmektedir.
Ateistler ve bilimselciler kehanete inanmanın kendi
değerleriyle bağdaşmadığını bilirler. Kahinler ve tutucu
önyargılı insanlar bir ateistin ve bilimselcinin
görüşlerinin kendi değerleriyle uyuşmadığının
farkındadırlar. Tutuculuk bilim karşıtı bir davranış
olarak bilinir. Bilim, önyargı ve tutuculuğu kabul
etmez. Kehanete inanma, tutucu ve bağımlı düşünce ile
ilgili bir davranıştır. Prof. Celal Şengör'ü 1999
depreminden bu yana tanıyoruz. Depremden önce, yakın bir
zamanda bölgede şiddetli bir depremin olacağına dair bir
açıklaması ve bilimsel tezi olmadı. Ancak deprem
sonrasında önümüzdeki on ya da otuz yıl veya daha yakın
bir gelecekte çok daha şiddetli bir depremin olacağını
ısrarla söyledi durdu. Depremi benim gibi yaşamış ve
depremin verdiği korkuyu canlı olarak duyumsayan
insanları daha büyük bir deprem geliyor diye ürkütmeye
ve korkutmaya devam etti. Onun bu davranışı ortaçağ
kahinlerinin, müneccimlerinin davranışına benzemektedir.
Bilindiği gibi, korkmuş, ürkmüş insanlar daha büyük
korkulara daha çok inanırlar, tehdit haberlerinin
etkisinden kurtulamazlar. Hatta onları hiç kimse
beklenen felaket korkularıyla korkutmasa da onlar
kendileri korku ve kaygı üretirler. Bir kahinin
haberleri tam da böyle bir ortamda kabul görür.
Celal Şengör'ün istatistiki olasılıkları bir kahin gibi
sunması, meslektaşları tarafından o dönemde eleştirildi.
Kabul görmedi. Ancak deprem sendromu yaşayanların
korkularını ve kaygılarını artırdı. İnsanları "ne kadar
korkutursak o kadar iyidir" dedi. Şengör'ü daha sonra
aşırı laikçi tutumu ile tanıdık. Karşısındaki insanlar,
"Allah yardımcımız olsun" deyince laik olduğunu ve
Allah'a inanmadığını söyledi. Üniversitelerde ve
toplumun çok büyük bir bölümünde entelektüel kaygının
yok olduğundan şikâyet etti. Ders verdiği öğrencilerin
kendisini ve bilim adamlarını dinlemeyip Hülya Avşar'ı
dinlemelerini, toplumu ve üniversiteleri suçlamak için,
önemli bir gerekçe olarak gösterdi. Bilimden başka bir
değere inanmadığını söyledi. Kendisini YÖK üyeliğine
teklif eden Üniversitelerarası Kurul üyelerine
tutuculuğun ve fanatizmin örneği olabilecek bir teşekkür
mektubu gönderdi. Mektupta şunları savunmaktadır:
"Cesaret ve haysiyetle beni uygarlığa karşı savaşan
güçlere karşı aday olarak gösterdiniz. Akla ve bilime
inanmayan kişilerin üniversitede eğitim görmemesi
gerekir. Bunlara üniversite diploması verilmemelidir.
Dinî inançları olanlar ve dinî sembolleri takanlar
üniversitelere giremez. İcap ederse ülke yöneticileri
akıllarını başlarına alana kadar, üniversite kapılarını
kapatırız. Bu bizim tarihî görevimizdir."
Kadrolaşma arzusu her türlü değerin üstünde
Entelektüel ve aydın olduğunu, bilime, çağdaş değerlere
inandığını söyleyen birisi nasıl olup da bu kadar
fanatik ve tutucu olmaktadır? Ortalama bir insandan bu
tür çelişik davranışlar beklenebilir. Ancak dünya
çapında şöhret sahibi olduğu bilinen bir bilim adamı
için bunlar kabul edilebilir tutumlar değildir. Ancak ne
yazık ki fiili durum budur. Bundan dolayı bu durumu
açıklığa kavuşturmak gerekir. Şengör'ün akla ve bilime
yüklediği anlam "akılcılık" ve "bilimselcilik" anlayışı
ile de çelişmektedir. Hiçbir felsefe kitabında
"eleştirel akılcılık" böyle bir tutuculukla bir arada
tutulmaz. "Eleştirel akılcılık ve bilimselcilik",
tutuculuk ve bağnazlık karşıtı bir kuram olarak
tanımlanır. Anlaşılan önyargı, Şengör'ün dayandığı
felsefi temeli de çarpıtmasına neden olmuştur. Zaten son
açıklamasında da, nasıl böyle tutuculaştığını, garip bir
şekilde anlatmaktadır. Korku ve tehditlerden dolayı
tutucu olduğunu söylemektedir. 17 Ağustos depremi
sonrası süreçte, korku yaşayan halkı "istatistiki
olasılık kehaneti" ile korkutan Şengör, şimdi de
tutuculuğunu ve saplantılarını korkuyla izah etmektedir.
Ancak bu korkuyu dile getirirken de yine başkalarını
itham etmekten ve suçlamaktan geri durmuyor.
Şengör, deprem tahminleri konusunda istatistiki olasılık
hesaplarına başvurmaktadır. Bu, ürettiği bilginin doğru
ya da yanlış olabileceği anlamına gelir. Kendisi de
deprem beklentisi konusunda hipotez ileri sürdüğünü
söylemektedir. Doğruluğu hipotez düzeyinde olan bir
bilginin bir tehdit ve korku aracı olarak kullanılması,
akılcılık ve bilim ile de bağdaşmaz. Ancak yıllarca
böyle davrandı. Onun fanatik laikliği ile bilimselciliği
arasında bir uyum vardır denebilir. Ancak tutuculuğu ile
eleştirel akılcı olduğunu iddia etmiş olması arasında
bir uyum görmeye çalışmak için aklından zoru olan birisi
olmak gerekir. Hele istatistiki olasılık kehanetlerine
dayalı korkutucu söylemleri, diğer tutumların hiçbirisi
ile bağdaşmaz. Onun bütün bu çelişik özelliklerini
kamuoyu bilmektedir. Buna rağmen Üniversitelerarası
Kurul'un üyelerinin çoğu ve rektörlerin ekseriyeti onu
YÖK üyesi olarak teklif etti. Yani akademik kuruluş
mensupları çelişik düşünceleri ve tutumları olan
birisini kendilerini temsil etsin diye seçti. Şengör de
onların beklentilerine uygun davranacağını söylerken bir
mahfil ve kapalı grup üyesi gibi davranmaktadır.
Bilindiği gibi, grup üyeliği süreci hakkında yapılan
sosyo-psişik araştırmalara göre, zeki, akıllı, başarılı
ve bilim yöntemini benimsediklerini iddia edenler bile,
bireylik yitimi sürecine katılırlar. Bireylik yitimi
sürecindeki insanlar, grupsal değerler, grubun
oluşturduğu heyecan ve coşkuya kendilerini kaptırarak
kimlik kaybına uğrarlar. Şengör'ün kendini YÖK üyeliğine
teklif eden rektörlere karşı duyduğu bağlılık ve bu
bağlılığa göre diğer insanlara gösterdiği tepki bunun
tipik bir örneğidir. Bu oluşum içindeki insanlar,
davranışlarını kontrol edemezler, bilinçaltı tutkuları
ile davranırlar. Akıl-dışı dürtülerle regressif olurlar.
Bu tür kişilerin sosyal ve kişisel kontrol mekanizmaları
işlemez. Şengör örneği, üniversitelerimizin belli bir
mahfile bağlı gruplarca yıllarca yönlendirilmeye
çalışıldığını göstermektedir. İşte bunun içindir ki
akılcı, pozitivist olduğunu söyleyen birisi aynı zamanda
tutucu ve kahin olmaktadır. Çünkü mahfilin iktidarı,
kadrolaşma arzusu ve yönetme hırsı, her türlü bilimsel,
demokratik ve ahlaki değerin üstünde görülür. |