|

Hicaz makamındaki bir kasidemin ilk
dörtlüğünde;
Ne diledik, ne istedik,
Bu aleme nasıl geldik?
Tertemizken bin günahla
Cümlemiz burada kirlendik!
İfademden de anlaşılacağı gibi hiç
birimiz bu hayata kendi istek ve arzumuzla gelmiş
değiliz!
Ben de, annem Hayriye hanımla, babam
Mehmet efendinin evladı olarak çok karlı ve soğuk bir
yılbaşı iptidasında gözlerimi bu hayata açmışım.
Doğum yerim (Yugoslavya) İştip Kasabası,
doğum yılım (sonradan Türkiye’ye gelmemiz esnasında
alınan nüfus kayıtlarına göre) 1339 Hicri, 1923 Rumi
yılı olarak geçirilmiş.
Üç kız, üç erkek kardeşlerimin en küçüğü
ve sonuncusu olarak ben dünyaya geldiğimde Yugoslavlar,
cümle Hıristiyan alemi yılbaşı-noel-şenlikleri
içindeymişler. Galiba 15-20 günlük bebekten boğmaca
hastalığına yakalanmışım. Bu günün tıbbi imkanlarından
yoksun olan o zamanın insanları, her şeyi kadere
bırakmaktan başka sığınakları olmadığından ömürlerini
tesadüflere terk etmek zorundan başka bir çareye sahip
değillermiş.
Büyük ablam beni kucağına alıp komşumuz
olan bir Sırplı ebeye götürmüş. Kadıncağız beni muayene
ettikten sonra bir usturanın keskin ucuyla sırtıma
çizgiler çizerek kanatmış! Bu olay cereyan ederken benim
boynum Sırplı ebenin avucuna düşüverince ablam beni öldü
sanarak feryada başlıyor! Benim o halim salaha alamet
imiş, derin bir uykuya dalmışım, sağlam olarak sağlığıma
kavuşmuşum.
Annem Hayriye hanım, kolağası (Baytar)
Recep efendinin kızı; babam askerliğini Baytar çavuşu
olarak, dedem Recep efendinin yanında yaparken
binbaşının (o zaman yüzbaşı imiş) evine gider gelirken
annemi görmüş ve aşık olmuş! Askerden terhiste annemi
alarak İştip’e kaçırmış. Bu yuvada böyle bir macera
sonucu kurulmuş.
Babam, dedem, dedemin babası nalbantlık
mesleğiyle yaşamını idame ettiriyorlarmış. Ailemizde
nalbantlık mesleğini seçmeyen tek evlat ben olmuş
oluyorum. İştip’te mali ve maddi durumumuz çok iyi
olmasına rağmen, yetişkin üç ablam ve imparatorluğun
parçalanmasıyla kurulan Sırbistan, Bulgaristan,
Yunanistan Devletlerinin Türk’lere olan maddi, manevi
baskıları sonucu Atatürk’ün kurduğu genç Türkiye
Cumhuriyeti Devletine duyulan cazibe bizi (göçe izin
verilmediğinden) misafir olarak Türkiye’ye İzmir’e göç
ettirmiş. Ben kundakta denecek kadar küçük yaşta ailece
İzmir’e gelip, bu günkü Kadifekale’nin İzmir’e bakan
eteklerinde Tamaşalık denen semtinde kiraladığımız bir
evde İzmirli olarak yaşamaya başlıyoruz.
Bir süre sonra babamın, ağabeyimin aile
mesleği olan nalbantlığın geçerli olabileceği İzmir’e en
yakın olan Turgutlu’ya göçmüşüz. Üç ablam İzmir’de
kurdukları yuvalarında kalırken bizi Turgutlu’lu (o
zaman ki adı Kasaba’lı) olduk. Menteşbaba (Bozkurt)
mahallesi, küçük hamam sokağı no: 3’teki büyük, meyve
bahçeli evi satın aldık. Babam bir dükkan kiralayarak
nalbantlığa başlıyor ve Allah da hepimizin rızıklarını
bol bol eriyor. Yoksulluk, maddi sıkıntı sona eriyor.
Bağ, bahçe sahibi oluyoruz.
Benim ilk musiki hocalarım Annemin
kanunu, babamın bağlaması ile duvar bahçe komşumuz
gazozcuların Hayriye hanım teyzelerde çalınan borulu
gramofondaki 33’lük büyük taş plakları oluyor. Bir de,
bu gün bile kulaklarımda yankılanan üç beş ev ötelerden,
yaz gecelerindeki sihirli karanlıklarda çınlayan hazin
bir kavalın beni büyüleyen o yakıcı sesi!..
Sonra sık sık gelmesini özlediğim, gözlediğim yanık
sesli, beyitler okuyarak nane şekeri satan, koyu esmer
tenli o nane şekercinin kulaklarımı esir eden yakıcı
sesi!..
İlkokula gelinceye kadar yıllarım bu sisli perdeler
arasından bana böyle bakıp durdular. Okul çağının
geldiğini anlayan babam beni Cumhuriyet İlkokuluna
yazdırdı. Bu okul arkadaşlarım arasında evlerinde radyo
olan bir tek kişi vardı. Sanayi odası Başkanının oğlu
Şevki! Müzik hocalarım arasına, bu yıllarda Halkevi
Bandosu da katıldı. Belirli gün ve maç öncelerinde şehir
parkı içinde verilen konserlerin en öndeki dinleyicileri
arasında küçük Yusuf vardır hep. Daha sonra buna,
Halkevine alınan Radyonun müzik yayınlarıyla, yazın açık
hava sinemalarında oynatılan arap kökenli müzikal
filmlerin müzikleri; Abdülvahap, Ümmü Gülsüm vs. ile
Türk Filmlerinin Türk müziği ürünleri de eklenmeye
başladı. Turgutlu’da musiki ile uğraşan fotoğrafçı Ahmet
Hamdi Bey diye bir zat vardı. Bizim çocuk yaşımız ona
gitmeye, ondan yararlanmaya, o günün ve çevrenin
şartlarına göre imkan veremiyordu. Musiki yapılan
yerlerin, binaların dış duvar diplerine çömelerek,
dışarıya sızabilen sesleri duyabilmek için gece
bekçilerinden işittiğim azarların ölçüsünü ancak ben
bilebilirim. İlkokuldayken öğretmenlerim bana şarkılar
söyletirlerdi. Benim gözüm, kulağımsa hep güzel sesleri
dinlemekteydi.
Sanıyorum 1935-1936 yıllarında Ankara
Radyosu yayına başlayınca (gündüzleri olmak kaydıyla)
Limoncu kahvesi işletmecisinin en devamlı müşterisi ben
idim. Yaşım küçük olduğu için kahveye gitmek yasaktı.
Zaten büyüklerin oturduğu bu kahvelerin değil oturmak,
yanından bile geçmek ayıptı. Gelenek yasağı gereği
mümkün değildi.
Her türlü Türk müziği yayınlarından bilhassa Hakkı
Derman ve Şerif İçli’nin yaptıkları her gün 17-18 arası
birer saatlik meydan fasılları, Hamiyet, Müzeyyen,
Safiye, Perihan, M. Nurettin, M. Çağlar gibi ses
yıldızlarının sololarını hiç kaçırmaz, ezberlerdim
onları.
İlkokulu bitirdiğim yıl (galiba 1936), Turgutlu’da bir
haneyi (iki katlı, çok odalı bina) kiralayarak Ortaokul
açıldı. Kayıt ücretini bin güçlükle temin ederek
ortaokula kayıt oldum. İlk sene (ikmal sınavlarına
giremediğim için) sınıfta kaldım. Kararım okumamak,
çırak girmekti bir iş yerine!
Bunu duyan babam “ya ölürsün, yada
okursun” diyince, okula öyle bir sarıldım ki; üç yılda
hep iftihar. Kitaplarıma geçerek okul birinciliğini
bırakmadım. Bu çalışkanlığım yüzünden, öğretmenler
kurulunca, Balıkesir Necati Bey Erkek Muallim Mektebine,
sınavsız seçilerek, Bakanlık emriyle öğrenci olarak
parasız yatılı alındım. Üç yıllık öğretmen okulunda
müzik derslerinde beş’ten fazla not alamazdım; veya
vermezlerdi.
Bu yıllar içinde en iyi müzik öğretmenim
okulumuzun radyosu idi. İstanbul Radyosu yayınları
başlayınca Balıkesir’den zar, zor dinlenebiliyordu. Yat
zili öncesi, bilhassa perşembe akşamları, İstanbul
Radyosu’nda Müzeyyen Senar hanım neşriyatını
dinleyebilmek için nöbetçi öğretmene yalvarır, yakarır
baş muavinin odasındaki radyoyu fısıltı halinde açtırır
ve M. Senar’ın şarkılarını, onun emsalsiz yorum ve
telaffuzu ile mest olurdum. Kulaklarım hep böyle nefis
insan ve saz sesleriyle dolup, dolup olurdu. Bu
dinleyicilik dönemim 1951 yılına kadar tam tamına
yirmisekiz yıl sürdü. Bu yıllar zarfında hep ama hep
dinledim. Dinlediğim her sanat ürününü beyin denen
Tanrı’nın kompütürüne silinmemek üzere kaydettim.
Öğretmen olunca ilk görev yerim Ağrı’nın
Tutak ilçesi oldu. Sonra Yedek Subay okulu ve 23. Dönem
Yedek Subay okulunu tamamlayıp İstanbul’a Kıt’aya
gittim. Askerliğim süresince İstanbul’un Türk Musikisi
yapılan gazinolarda geçti ömrümün tatil zamanları. Bu
meyanda devrin ses ve saz üstatlarıyla teker teker
tanışma imkanı buldum. Bilhassa Selahattin Pınar , Şerif
İçli, Hakkı Derman, Kadri ve İsmail Şençalar kardeşler,
Osman Nihat Akın gibi değerlerle saygı, hürmet ve
hayranlığımın en yüksek tutkusuyla irtibatlı oldum. Ne
kadar satılan nota varsa hepsini satın alıp doldurdum.
Ne ses, ne saz için herhangi bir teşebbüsüm olmadı.
Çünkü sesim var diyemezdim. Yaşım da ilerlemişti. Bu
yaştan sonra bir saz çalmak imkan dışındaydı. Sadece bu
işleri yapan hem de üstad derecesinde yapanlara aşk
derecesinde saygım nedeniyle hep yanlarında ve
yakınlarında oldum.
1947-48 yıllarında, elime tesadüfen bir
eski ud geçti. Hiç kimseden ders almadan yığınla tel
kopararak ud çalmaya çalıştım. Öyle zamanlar oldu ki,
günlük çalışma sürem 8-10 saati buldu. En fazla saz
eserleri çalışıyordum. Bir peşrev yada saz semaisi için
aylarımı veriyordum. Adım, adım basamak, basamak fakat
azimle, güvenle büyük bir tutku ve inatla yolumda
ilerledikçe kendime güven geliyordu. Sessiz sedasız bu
çalışmalarım 1951 yılına kadar evimizin en kuytu yerinde
ve kimseleri tedirgin, rahatsız etmeyecek biçimde sürdü,
gitti…
Demirci’de öğretmen idim. 1950 yılı 26
ağustosunda İzmir’de kayınvalidemin evinde geçiriyorduk
yaz tatilimizi. O gün gazetelerin manşet başlıkları
şöyleydi. Demirci Kasabası Yandı!..
Demirciye gittiğimde evimizin yerini bile bulamadım. Ne
var, ne yok bütün ev eşyalarımız yanmış!
Bu yangın nedeniyle Manisa ili emrinden
İzmir ili emrine naklimi istedim. 1951 yılında İzmir’e
(Kemalpaşa Parsa okuluna) tayin oldum. Her günkü müzik
çalışma sürem ve tempom artan bir hızla gelişerek ta
İzmir merkezine alınmama kadar eksilmeden sürdü. Artık
önüme, konan en zor saz eserlerini bile çalabiliyordum.
.
1952 yılında İzmir Radyosu Saz Sanatçılığı sınavı
açılmıştı. Girdim ve kazandım. Sabahları okula, öğlenden
sonra da Radyoya gidiyordum. O zaman yayınlarının tümü
canlı yayındı. Her gece 22.00-22:30 yayınıyla Radyo
kapanırdı. 5 lira yevmiye ile bazı gün 5-6 yayına
giriyor, çok ilkel şartlar içinde sağlığımızı kaybetme
pahasına aşkla, şevkle sanat hizmeti veriyorduk. İzmir
Radyosunun yayın alanı sadece İzmir Çevresini kapsadığı
gibi Kore’den de dinlendiğini Kore’den Radyomuza gelen
mektuplardan öğreniyorduk.
Bu dönem (1952-1973) dinleyicilikten
çıkıp icracılığa geçiş dönemimdir. Tam yirmi üç yıllık
ömrümü, Türk Musikilerinin her türdeki sanat değeri olan
eserlerini icra etmekle geçirdim. Bu dönem (1945-1970)
yılları, Türk Musikisinin yorumcular yönünden altın
devri, hatta platin devridir diyebilirim. On binlerce
eser çalınıp, hatta ezberledikten sonra korka, utana
beste çalışmalarına başladım. Mesela merhum Orhan Seyfi
Orhan’ın “Veda Busesi” isimli daha öğretmen okulundaki
öğrencilikle bu yıllarımda defterime yazdığım nefis
şiirimi besteledikten 8-10 yıl sonra; ben beste yaptım
diye utana, çekine, ortaya çıkardım. Bir anda
milyonların diline düşüverdi, bu bestem. Sırayla,
“İçimdesin”, “Söylemez mi Bestem?” “Seninle Bir
Sonbahar”, “Kimi Dertten İçermiş”, “Yalan Değil”,
“Avuçlarımda Hala”, “Kapın Her Çaldıkça”, “Gitmek mi
Zor?”, “Madem Küstün”, “Dargın Ayrılmayalım”, “O Ağacın
Altı” v.s. bestelerim radyo ile plaklarda ,konserlerde
en iyi yorumcular tarafından okunuyor, halkın beğenisine
sunuluyor. Halkımız da bu ürünlerimi büyük beğeni ile
dillerinden düşürmüyorlardı. Öğretmenliğim sürerken
radyodaki saz sanatçılığım da devam ediyor, bu nedenle
yasak koyan kişi ve adamlarına tepki de bulamıyordum.
Zira bir satır yazıyla işime son verebilirlerdi. Çoluk
çocuğun rızkına mani olabilmeleri işten bile değildi, bu
sanat çetesinin.
1970 nisanında öğretmenlikten emekli
olunca sendikalar sanatçı stüdyosunda daha özgürce
çalışma imkanı bulduğumda bu sanatçı çetesiyle açık bir
savaşa girdim. Ürünlerimin milletime neden, hangi
engeller yüzünden ulaşamadığını, kimlerin ve hangi
sebeplerden engel olduklarını basın yoluyla yüce Türk
milletine duyurmaya başlayınca arı yuvasına çomak sokmuş
olduğumu fark ettim. 13 Ağustos 1973 Pazartesi günü yaz
tatili radyoya dönüşümüzde “Hizmetinize ihtiyaç yoktur…”
diye bir Ankara Müzik Dairesi Başkanlığı yazısıyla 23
yıllık ömrümü verdiğim çileli ve ilkel radyomuzdan
ayrıldım. İş mahkemesine dava açtım ve T.R.T. tazminat
ödemeye mahkum oldu. Maddi hak ve kıdem tazminatımı
T.R.T.’den icra yoluyla tahsil ettim. Ne radyoya döndüm
ne de içinde radyo var diye on yıl süreyle, radyo binası
yıkılıp Karamanlar’a taşınıncaya kadar fuarın kapısından
içeriye girmedim.
İşte bu ortamda ruh haletimi dile
getirecek bir beste çalışması yaptım. Bu bestemin adı
“Hele bir düşte gör” idi. Nesrin Sipahi TV’de okudu
büyük yankılar yaptı. Sayın Vehbi Koç bana uzunca bir
mektup yazarak bu bestemi çok beğendiğini ve aziz dostu
Orgeneral Mustafa Muğlalı Paşa’nın hayatını dile
getirdiğini, bu yüzden tebriklerini belirtiyordu.
Rast makamındaki bu beste, güftem şöyle
başlıyordu.
Hele bir düşte gör, düşte gör bir an.
Bulunmaz inan ki, hal hatır soran!..
Sen düşmanlarından görmediğini,
Görürsün en canın, en yakınından!..
Kader bu, söyleyin, ne gelir elden?
Düşenin dostu olmazmış, ezelden!
Hep dost, dost diyerek o yandıkların
Aramaz olurlar, inandıkların;
Kara günlerinde yüz çevirirler,
Canın içinde can saydıkların.
Kader bu, söyleyin, ne gelir elden?
Düşenin dostu olmazmış, ezelden!
İyi gün dostları hep tümen, tümen.
Hele düş tekini bulamazsın sen!..
Allah’ım verdiğin, şu aziz canı,
Alıver kimseye muhtaç etmeden.
Kader bu söyleyin ne gelir elden?
Düşenin dostu olmazmış ezelden!..
1973’de ayrıldığım radyonun kapısına
yıllarca uğramadım. Bu yıllarda arebesk denen müzik türü
ve ürünleri toplumu sarıverdi. Bunda en büyük günah
kanaatimce T.R.T. kurumudur. Nedeni halkın müzik sevgi
ve zevkine uygun eserlere, eser verenlere uygulanan
işlemlerin gerçekte hasede çekemezliğe, kıskançlığa
dayanan tutum kurul üyelerinin davranışları neticesinde
doğmuştur. Türk Sanat Müziği için de, Halk Müziği için
de geçerlidir bu inancım.
Plak ve kaset üreticileri de arebesk
ürünlere yönelince bizim ürünlerimiz halka intikali
hemen hemen hiçe indi.
Ben bu döneme ait duygu ve yaşantılarımı
yazılarımdan ziyade bestelerimle anlatmaya çalışacağım.
Her güfte ve bestemin yorumunu
dinleyenlere bırakıyorum.
Hüzzam bir eser;
Bir lokma, bir hırka ile yetindim
Ne gökte, dolaştım, ne yere indim;
Her neyi sevdimse gönülden sevdim.
Bir ömür yitirdim, güldüm diyemem,
Hayatın zevkini sürdüm diyemem.
Gönül zenginliğim para etmedi,
İçimde heyecan sevgi bitmedi,
Çok şükür itibar elden gitmedi!..
Bir ömür yitirdim, güldüm diyemem,
Hayatın zevkini sürdüm diyemem.
Beste-Güfte: Yusuf |