Bugün

 

Son Güncelleme

 

İdeal Düşünce'yi

Giriş Sayfanız Yapın

İdeal Düşünce'yi

Sık Kullanılanlara Ekleyin

| AnaSayfa | Eğitim | Kültür-Sanat | Sosyoloji | Röportaj | Kitap | Bilişim | Sağlık | Dinler-Kültürler | Alıntı | Arşiv | İletişim |

 

Yazarlar

YAZARLARIMIZIN BİYOGRAFİLERİ

Ziyaretçi Notu

İDEAL DÜŞÜNCE'de yer alan yazılarla ilgili YORUM YAZMAK YA DA YAZILMIŞ YORUMLARI OKUMAK İÇİN Yapılan yorumlardan yorum sahibi sorumludur.

İDEAL DÜŞÜNCE

Gönüllü bir bilgi paylaşım sitesidir.

www.idealdusunce.com

adresinde ve uzantılarında yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur.


YAYIN EKİBİ


editör

VEDAT ÖZCAN

akademi

Prof.Dr.M. SAİD DOĞAN

güncel-edebiyat

VEDAT ÖZCAN

dinler ve kültürler

Dr. LÜTFÜ ÖZŞAHİN

güncel-siyaset

AKİF ÇARKÇI

sağlık

Dr. M. Nedim AYTEKİN


e-posta

dusunce@idealdusunce.com

İstatistik

 
 
 Din Ahlak ve Eğitim Siteleri Listesi
 
 Hikaye Hikayeler
  Toplist
 
 
 

 

İDEAL DÜŞÜNCE - ŞUBAT 2008

Erhan ÖZTUNÇ

O AĞAÇ

Foto:Erhan ÖZTUNÇ

 Yusuf Nalkesen’in Kalemiyle Yusuf Nalkesen

(21 Ekim 1990 Pazar günü kalem alınmıştır.)

23.02.2008

ALINTI

 

 

 

 

Hicaz makamındaki bir kasidemin ilk dörtlüğünde;

 

Ne diledik, ne istedik,

Bu aleme nasıl geldik?

Tertemizken bin günahla

Cümlemiz burada kirlendik!

 

İfademden de anlaşılacağı gibi hiç birimiz bu hayata kendi istek ve arzumuzla gelmiş değiliz!

Ben de, annem Hayriye hanımla, babam Mehmet efendinin evladı olarak çok karlı ve soğuk bir yılbaşı iptidasında gözlerimi bu hayata açmışım.

Doğum yerim (Yugoslavya) İştip Kasabası, doğum yılım (sonradan Türkiye’ye gelmemiz esnasında alınan nüfus kayıtlarına göre) 1339 Hicri, 1923 Rumi yılı olarak geçirilmiş.

Üç kız, üç erkek kardeşlerimin en küçüğü ve sonuncusu olarak ben dünyaya geldiğimde Yugoslavlar, cümle Hıristiyan alemi yılbaşı-noel-şenlikleri içindeymişler. Galiba 15-20 günlük bebekten boğmaca hastalığına yakalanmışım. Bu günün tıbbi imkanlarından yoksun olan o zamanın insanları, her şeyi kadere bırakmaktan başka sığınakları olmadığından ömürlerini tesadüflere terk etmek zorundan başka bir çareye sahip değillermiş.

Büyük ablam beni kucağına alıp komşumuz olan bir Sırplı ebeye götürmüş. Kadıncağız beni muayene ettikten sonra bir usturanın keskin ucuyla sırtıma çizgiler çizerek kanatmış! Bu olay cereyan ederken benim boynum Sırplı ebenin avucuna düşüverince ablam beni öldü sanarak feryada başlıyor! Benim o halim salaha alamet imiş, derin bir uykuya dalmışım, sağlam olarak sağlığıma kavuşmuşum.

Annem Hayriye hanım, kolağası (Baytar) Recep efendinin kızı; babam askerliğini Baytar çavuşu olarak, dedem Recep efendinin yanında yaparken binbaşının (o zaman yüzbaşı imiş) evine gider gelirken annemi görmüş ve aşık olmuş! Askerden terhiste annemi alarak İştip’e kaçırmış. Bu yuvada böyle bir macera sonucu kurulmuş.

Babam, dedem, dedemin babası nalbantlık mesleğiyle yaşamını idame ettiriyorlarmış. Ailemizde nalbantlık mesleğini seçmeyen tek evlat ben olmuş oluyorum. İştip’te mali ve maddi durumumuz çok iyi olmasına rağmen, yetişkin üç ablam ve imparatorluğun parçalanmasıyla kurulan Sırbistan, Bulgaristan, Yunanistan Devletlerinin Türk’lere olan maddi, manevi baskıları sonucu Atatürk’ün kurduğu genç Türkiye Cumhuriyeti Devletine duyulan cazibe bizi (göçe izin verilmediğinden) misafir olarak Türkiye’ye İzmir’e göç ettirmiş. Ben kundakta denecek kadar küçük yaşta ailece İzmir’e gelip, bu günkü Kadifekale’nin İzmir’e bakan eteklerinde Tamaşalık denen semtinde kiraladığımız bir evde İzmirli olarak yaşamaya başlıyoruz.

Bir süre sonra babamın, ağabeyimin aile mesleği olan nalbantlığın geçerli olabileceği İzmir’e en yakın olan Turgutlu’ya göçmüşüz. Üç ablam İzmir’de kurdukları yuvalarında kalırken bizi Turgutlu’lu (o zaman ki adı Kasaba’lı) olduk. Menteşbaba (Bozkurt) mahallesi, küçük hamam sokağı no: 3’teki büyük, meyve bahçeli evi satın aldık. Babam bir dükkan kiralayarak nalbantlığa başlıyor ve Allah da hepimizin rızıklarını bol bol eriyor. Yoksulluk, maddi sıkıntı sona eriyor. Bağ, bahçe sahibi oluyoruz.

Benim ilk musiki hocalarım Annemin kanunu, babamın bağlaması ile duvar bahçe komşumuz gazozcuların Hayriye hanım teyzelerde çalınan borulu gramofondaki 33’lük büyük taş plakları oluyor. Bir de, bu gün bile kulaklarımda yankılanan üç beş ev ötelerden, yaz gecelerindeki sihirli karanlıklarda çınlayan hazin bir kavalın beni büyüleyen o yakıcı sesi!..
Sonra sık sık gelmesini özlediğim, gözlediğim yanık sesli, beyitler okuyarak nane şekeri satan, koyu esmer tenli o nane şekercinin kulaklarımı esir eden yakıcı sesi!..
İlkokula gelinceye kadar yıllarım bu sisli perdeler arasından bana böyle bakıp durdular. Okul çağının geldiğini anlayan babam beni Cumhuriyet İlkokuluna yazdırdı. Bu okul arkadaşlarım arasında evlerinde radyo olan bir tek kişi vardı. Sanayi odası Başkanının oğlu Şevki! Müzik hocalarım arasına, bu yıllarda Halkevi Bandosu da katıldı. Belirli gün ve maç öncelerinde şehir parkı içinde verilen konserlerin en öndeki dinleyicileri arasında küçük Yusuf vardır hep. Daha sonra buna, Halkevine alınan Radyonun müzik yayınlarıyla, yazın açık hava sinemalarında oynatılan arap kökenli müzikal filmlerin müzikleri; Abdülvahap, Ümmü Gülsüm vs. ile Türk Filmlerinin Türk müziği ürünleri de eklenmeye başladı. Turgutlu’da musiki ile uğraşan fotoğrafçı Ahmet Hamdi Bey diye bir zat vardı. Bizim çocuk yaşımız ona gitmeye, ondan yararlanmaya, o günün ve çevrenin şartlarına göre imkan veremiyordu. Musiki yapılan yerlerin, binaların dış duvar diplerine çömelerek, dışarıya sızabilen sesleri duyabilmek için gece bekçilerinden işittiğim azarların ölçüsünü ancak ben bilebilirim. İlkokuldayken öğretmenlerim bana şarkılar söyletirlerdi. Benim gözüm, kulağımsa hep güzel sesleri dinlemekteydi.

Sanıyorum 1935-1936 yıllarında Ankara Radyosu yayına başlayınca (gündüzleri olmak kaydıyla) Limoncu kahvesi işletmecisinin en devamlı müşterisi ben idim. Yaşım küçük olduğu için kahveye gitmek yasaktı. Zaten büyüklerin oturduğu bu kahvelerin değil oturmak, yanından bile geçmek ayıptı. Gelenek yasağı gereği mümkün değildi.
Her türlü Türk müziği yayınlarından bilhassa Hakkı Derman ve Şerif İçli’nin yaptıkları her gün 17-18 arası birer saatlik meydan fasılları, Hamiyet, Müzeyyen, Safiye, Perihan, M. Nurettin, M. Çağlar gibi ses yıldızlarının sololarını hiç kaçırmaz, ezberlerdim onları.
İlkokulu bitirdiğim yıl (galiba 1936), Turgutlu’da bir haneyi (iki katlı, çok odalı bina) kiralayarak Ortaokul açıldı. Kayıt ücretini bin güçlükle temin ederek ortaokula kayıt oldum. İlk sene (ikmal sınavlarına giremediğim için) sınıfta kaldım. Kararım okumamak, çırak girmekti bir iş yerine!

Bunu duyan babam “ya ölürsün, yada okursun” diyince, okula öyle bir sarıldım ki; üç yılda hep iftihar. Kitaplarıma geçerek okul birinciliğini bırakmadım. Bu çalışkanlığım yüzünden, öğretmenler kurulunca, Balıkesir Necati Bey Erkek Muallim Mektebine, sınavsız seçilerek, Bakanlık emriyle öğrenci olarak parasız yatılı alındım. Üç yıllık öğretmen okulunda müzik derslerinde beş’ten fazla not alamazdım; veya vermezlerdi.

Bu yıllar içinde en iyi müzik öğretmenim okulumuzun radyosu idi. İstanbul Radyosu yayınları başlayınca Balıkesir’den zar, zor dinlenebiliyordu. Yat zili öncesi, bilhassa perşembe akşamları, İstanbul Radyosu’nda Müzeyyen Senar hanım neşriyatını dinleyebilmek için nöbetçi öğretmene yalvarır, yakarır baş muavinin odasındaki radyoyu fısıltı halinde açtırır ve M. Senar’ın şarkılarını, onun emsalsiz yorum ve telaffuzu ile mest olurdum. Kulaklarım hep böyle nefis insan ve saz sesleriyle dolup, dolup olurdu. Bu dinleyicilik dönemim 1951 yılına kadar tam tamına yirmisekiz yıl sürdü. Bu yıllar zarfında hep ama hep dinledim. Dinlediğim her sanat ürününü beyin denen Tanrı’nın kompütürüne silinmemek üzere kaydettim.

Öğretmen olunca ilk görev yerim Ağrı’nın Tutak ilçesi oldu. Sonra Yedek Subay okulu ve 23. Dönem Yedek Subay okulunu tamamlayıp İstanbul’a Kıt’aya gittim. Askerliğim süresince İstanbul’un Türk Musikisi yapılan gazinolarda geçti ömrümün tatil zamanları. Bu meyanda devrin ses ve saz üstatlarıyla teker teker tanışma imkanı buldum. Bilhassa Selahattin Pınar , Şerif İçli, Hakkı Derman, Kadri ve İsmail Şençalar kardeşler, Osman Nihat Akın gibi değerlerle saygı, hürmet ve hayranlığımın en yüksek tutkusuyla irtibatlı oldum. Ne kadar satılan nota varsa hepsini satın alıp doldurdum. Ne ses, ne saz için herhangi bir teşebbüsüm olmadı. Çünkü sesim var diyemezdim. Yaşım da ilerlemişti. Bu yaştan sonra bir saz çalmak imkan dışındaydı. Sadece bu işleri yapan hem de üstad derecesinde yapanlara aşk derecesinde saygım nedeniyle hep yanlarında ve yakınlarında oldum.

1947-48 yıllarında, elime tesadüfen bir eski ud geçti. Hiç kimseden ders almadan yığınla tel kopararak ud çalmaya çalıştım. Öyle zamanlar oldu ki, günlük çalışma sürem 8-10 saati buldu. En fazla saz eserleri çalışıyordum. Bir peşrev yada saz semaisi için aylarımı veriyordum. Adım, adım basamak, basamak fakat azimle, güvenle büyük bir tutku ve inatla yolumda ilerledikçe kendime güven geliyordu. Sessiz sedasız bu çalışmalarım 1951 yılına kadar evimizin en kuytu yerinde ve kimseleri tedirgin, rahatsız etmeyecek biçimde sürdü, gitti…

Demirci’de öğretmen idim. 1950 yılı 26 ağustosunda İzmir’de kayınvalidemin evinde geçiriyorduk yaz tatilimizi. O gün gazetelerin manşet başlıkları şöyleydi. Demirci Kasabası Yandı!..
Demirciye gittiğimde evimizin yerini bile bulamadım. Ne var, ne yok bütün ev eşyalarımız yanmış!

Bu yangın nedeniyle Manisa ili emrinden İzmir ili emrine naklimi istedim. 1951 yılında İzmir’e (Kemalpaşa Parsa okuluna) tayin oldum. Her günkü müzik çalışma sürem ve tempom artan bir hızla gelişerek ta İzmir merkezine alınmama kadar eksilmeden sürdü. Artık önüme, konan en zor saz eserlerini bile çalabiliyordum. .
1952 yılında İzmir Radyosu Saz Sanatçılığı sınavı açılmıştı. Girdim ve kazandım. Sabahları okula, öğlenden sonra da Radyoya gidiyordum. O zaman yayınlarının tümü canlı yayındı. Her gece 22.00-22:30 yayınıyla Radyo kapanırdı. 5 lira yevmiye ile bazı gün 5-6 yayına giriyor, çok ilkel şartlar içinde sağlığımızı kaybetme pahasına aşkla, şevkle sanat hizmeti veriyorduk. İzmir Radyosunun yayın alanı sadece İzmir Çevresini kapsadığı gibi Kore’den de dinlendiğini Kore’den Radyomuza gelen mektuplardan öğreniyorduk.

Bu dönem (1952-1973) dinleyicilikten çıkıp icracılığa geçiş dönemimdir. Tam yirmi üç yıllık ömrümü, Türk Musikilerinin her türdeki sanat değeri olan eserlerini icra etmekle geçirdim. Bu dönem (1945-1970) yılları, Türk Musikisinin yorumcular yönünden altın devri, hatta platin devridir diyebilirim. On binlerce eser çalınıp, hatta ezberledikten sonra korka, utana beste çalışmalarına başladım. Mesela merhum Orhan Seyfi Orhan’ın “Veda Busesi” isimli daha öğretmen okulundaki öğrencilikle bu yıllarımda defterime yazdığım nefis şiirimi besteledikten 8-10 yıl sonra; ben beste yaptım diye utana, çekine, ortaya çıkardım. Bir anda milyonların diline düşüverdi, bu bestem. Sırayla, “İçimdesin”, “Söylemez mi Bestem?” “Seninle Bir Sonbahar”, “Kimi Dertten İçermiş”, “Yalan Değil”, “Avuçlarımda Hala”, “Kapın Her Çaldıkça”, “Gitmek mi Zor?”, “Madem Küstün”, “Dargın Ayrılmayalım”, “O Ağacın Altı” v.s. bestelerim radyo ile plaklarda ,konserlerde en iyi yorumcular tarafından okunuyor, halkın beğenisine sunuluyor. Halkımız da bu ürünlerimi büyük beğeni ile dillerinden düşürmüyorlardı. Öğretmenliğim sürerken radyodaki saz sanatçılığım da devam ediyor, bu nedenle yasak koyan kişi ve adamlarına tepki de bulamıyordum. Zira bir satır yazıyla işime son verebilirlerdi. Çoluk çocuğun rızkına mani olabilmeleri işten bile değildi, bu sanat çetesinin.

1970 nisanında öğretmenlikten emekli olunca sendikalar sanatçı stüdyosunda daha özgürce çalışma imkanı bulduğumda bu sanatçı çetesiyle açık bir savaşa girdim. Ürünlerimin milletime neden, hangi engeller yüzünden ulaşamadığını, kimlerin ve hangi sebeplerden engel olduklarını basın yoluyla yüce Türk milletine duyurmaya başlayınca arı yuvasına çomak sokmuş olduğumu fark ettim. 13 Ağustos 1973 Pazartesi günü yaz tatili radyoya dönüşümüzde “Hizmetinize ihtiyaç yoktur…” diye bir Ankara Müzik Dairesi Başkanlığı yazısıyla 23 yıllık ömrümü verdiğim çileli ve ilkel radyomuzdan ayrıldım. İş mahkemesine dava açtım ve T.R.T. tazminat ödemeye mahkum oldu. Maddi hak ve kıdem tazminatımı T.R.T.’den icra yoluyla tahsil ettim. Ne radyoya döndüm ne de içinde radyo var diye on yıl süreyle, radyo binası yıkılıp Karamanlar’a taşınıncaya kadar fuarın kapısından içeriye girmedim.

İşte bu ortamda ruh haletimi dile getirecek bir beste çalışması yaptım. Bu bestemin adı “Hele bir düşte gör” idi. Nesrin Sipahi TV’de okudu büyük yankılar yaptı. Sayın Vehbi Koç bana uzunca bir mektup yazarak bu bestemi çok beğendiğini ve aziz dostu Orgeneral Mustafa Muğlalı Paşa’nın hayatını dile getirdiğini, bu yüzden tebriklerini belirtiyordu.

Rast makamındaki bu beste, güftem şöyle başlıyordu.

 

Hele bir düşte gör, düşte gör bir an.

Bulunmaz inan ki, hal hatır soran!..

Sen düşmanlarından görmediğini,

Görürsün en canın, en yakınından!..

 

Kader bu, söyleyin, ne gelir elden?

Düşenin dostu olmazmış, ezelden!

 

Hep dost, dost diyerek o yandıkların

Aramaz olurlar, inandıkların;

Kara günlerinde yüz çevirirler,

Canın içinde can saydıkların.

 

Kader bu, söyleyin, ne gelir elden?

Düşenin dostu olmazmış, ezelden!

 

İyi gün dostları hep tümen, tümen.

Hele düş tekini bulamazsın sen!..

Allah’ım verdiğin, şu aziz canı,

Alıver kimseye muhtaç etmeden.

 

Kader bu söyleyin ne gelir elden?

Düşenin dostu olmazmış ezelden!..

 

1973’de ayrıldığım radyonun kapısına yıllarca uğramadım. Bu yıllarda arebesk denen müzik türü ve ürünleri toplumu sarıverdi. Bunda en büyük günah kanaatimce T.R.T. kurumudur. Nedeni halkın müzik sevgi ve zevkine uygun eserlere, eser verenlere uygulanan işlemlerin gerçekte hasede çekemezliğe, kıskançlığa dayanan tutum kurul üyelerinin davranışları neticesinde doğmuştur. Türk Sanat Müziği için de, Halk Müziği için de geçerlidir bu inancım.

Plak ve kaset üreticileri de arebesk ürünlere yönelince bizim ürünlerimiz halka intikali hemen hemen hiçe indi.

Ben bu döneme ait duygu ve yaşantılarımı yazılarımdan ziyade bestelerimle anlatmaya çalışacağım.

Her güfte ve bestemin yorumunu dinleyenlere bırakıyorum.

Hüzzam bir eser;

 

Bir lokma, bir hırka ile yetindim

Ne gökte, dolaştım, ne yere indim;

Her neyi sevdimse gönülden sevdim.

Bir ömür yitirdim, güldüm diyemem,

Hayatın zevkini sürdüm diyemem.

 

Gönül zenginliğim para etmedi,

İçimde heyecan sevgi bitmedi,

Çok şükür itibar elden gitmedi!..

Bir ömür yitirdim, güldüm diyemem,

Hayatın zevkini sürdüm diyemem.

 

Beste-Güfte: Yusuf