|
“Müslüman kardeşinin derdiyle dertlenmeyen bizden
değildir.” Hadis
“Ateş düştüğü yeri yakar.” diye bir atasözü vardır.
Ancak ateşe müdahale edilmezse kısa sürede büyüyerek
etrafını da yakar. Ateşe müdahale etmesi ve onu
söndürmesi gerekenler öncelikle ateşe en yakın
olanlardan başlamak suretiyle ateşin etrafındakilerdir.
Evvela yanma tehlikesi olanların, daha sonra da
yangından haberdar olup söndürme imkânı olanların
yakından uzağa prensibi ve sorumluluğu ile müdahale
sorumlulukları vardır. Yani insani açıdan yangını
söndürmede her kes sorumludur.
Yüzyılın başında halkının çoğu Müslüman olan Arnavutluk
işgal edilmiş, başta ülkemiz olmak üzere bütün dünya
Arnavutluk’taki soykırıma seyirci kalmıştı.
Merhum milli şairimiz M.Akif bu işgal karşısında
duygularını şöyle dile etmişti:
“Üç beyinsiz kafanın
derdine üç milyon halk
Bak nasıl doğranıyor, kalk baba, kabrinden kalk!
Diriler koşmadı imdadına sen bari yetiş,
Arnavutluk yanıyor, hem bu sefer pek müthiş!
…………
………….
Bunu benden duyunuz, ben ki, evet, Arnavut’um.
Başka bir şey diyemem, işte perişan yurdum!
Bulunduğumuz coğrafya yangınların olabildiğince yoğun
olduğu ve her an etrafına sıçrama ihtimali çok yüksek
olan bir coğrafyadır.
Bu yangınların en büyüğü de komşumuz Irak ve Filistin’de
yılladır sürmektedir. Emperyalist ABD ve Siyonist İsrail
tarafından işgal edilmiş bu topraklarda her gün insanlık
suçları işlenmektedir. Günde ortalama yüz-yüz elli kişi
öldürülmekte, bir o kadarı da yaralanmaktadır.
Erkeklerden öldürülmeyenler yıllardır suçsuz yere ve
mahkeme edilmeden zindanlarda bekletilmektedir. Kadınlar
dul, çocuklar yetim bırakılmıştır. İnsanların evleri
bombalarla başlarına yıkılmıştır ve yıkılmaktadır. Gıda,
ilaç, su, elektrik yakıt ve diğer temel ihtiyaçlarda çok
büyük sıkıntılar çekilmektedir.
Tutuklular büyük işkencelere maruz kalmakta namus
pay-mal olmaktadır.
O insanlar bizim kardeşlerimizdir. O çocuklar bizim
çocuklarımızdır. O kadınlar bizim namusumuzdur.
Ancak başta biz ve diğer –halkı Müslüman olan- ülkeler
başta olmak üzere bu zulmü seyrederken lakayt
kalmaktayız ve yüzümüz kızarmamaktadır. Dünya, her gün
işlenen bu insanlık suçlarının çok az bir kısmını
ekranlardan seyrederken artık zulmü kanıksamış
görünmekte ve hemen kanal değiştirerek eğlence
programlarını zaplamaktadır.
Keza Afganistan yine emperyalist ABD ve onların
işbirlikçileri tarafından yıllardır işgal edilmiş olup
bu ülkenin yeraltı zenginlikleri sömürülmekte iken yerli
halk, çağın yüz elli yıl gerisinde yaşamaya mahkûm
bırakılmıştır.
Dikkat edilmesi gereken en önemli nokta ise dünyada
işgal edilen bütün topraklar İslam coğrafyasındadır ve
zulüm gören, öldürülen insanlar da Müslümanlardır. Daha
da önemlisi işgalciler işgal ettikleri toprakları
barış(!) ve demokrasi(!) adına, yerli halkın haklarını
koruma(!) adına işgal etmişlerdir. Öldürdükleri insanlar
da teröristtir.(!)
Daha önce de bu senaryoların başka İslam topraklarında
olduğunu çabuk unuttuk. Bosna-Hersek, Kosova, Çeçenistan,
Keşmir, Moro, Filipinler, Çin… ve daha niceleri.
Şimdi başımızı ellerimizin arasına alıp kendimize bazı
sorular sormalıyız:
“Yapılan ve halen yapılmakta olan bu zulümlere karşı
gerek fert olarak ve gerekse fertler olarak ne
yapmalıyız? Yapılanlardan ve yapılmakta olanlardan
dolayı hesaba çekilecek miyiz? Fert, toplum ve ülke
olarak mazlumdan yana mıyız zalimden yana mı? Aynı
şeyler bizim başımıza gelse idi (ki insanım diyen için
fark etmez aslında) bizim dünyadan ve diğer Müslüman
halklardan beklentimiz ne olurdu?”
Şimdi yeniden düşünelim lütfen:
Allah’tan yağmur istemeye nasıl yüzümüz tutuyor?
|