|
KISA BİR TAHLİL DENEMESİ
İNSAN VE GAYE
Muhammet Emin Poyraz

İnsanlık tarihi, bir mukayese, araştırma ve çözüm bulma
tarihidir denilebilirse eğer her halde mübalağaya
meyledilmiş bir ifade şeklini tercih ettiğimiz anlamı
çıkarılmayacaktır. İnsanın her yeni başlayan güne daha
bir başka ve daha bir emniyet düşüncesi ve tecrübesi ile
başlama çabası, insan azminin, hırsının ve istikbale
daha güçlü bir iştiyakla bakabilme umudunun, zorluklara
mukabil sebatında ve bu sebatın sürekliliğindeki güç,
hiç şüphesiz onun fıtri kabiliyetinin gereğidir. İnsanı
üstün tutan, yaratıcı kılan ve bu itibarla diğer
varlıklardan ayıran onun bu müdahaleci ve aynı zamanda
müeyyide tesisindeki üstün vasfıdır. İnsanı insan yapan
da onun bu vasıf ve kabiliyetidir.
Varlık alemine gözlerini açarken insan, her şeyin bir
hareket halinde olduğunu görüyor ve maddenin kendisi
hakkında da yabancısı olmadığı bir bilgiye sahip
olduğunu biliyor. Zira bu bilgi, onun kendisi hakkındaki
güvenini güçlendirmektedir.
Maddenin sahip olduğu ilk kanunun hareket olduğunu
kavrıyor insan. İlk bakışta atomları, elektronları
bilmese de maddenin sürekli bir hareketliliği yaşadığını
biliyor. İnsan bu düzenin farkındadır. Güneş sistemi,
bütün uydularıyla birlikte milyon sene sonra ancak ışığı
dünyamıza intikal edebilecek olan sayısız yıldız
kümeleri, dolayısıyla hiçbir şüpheye mahal vermeyen
bütün bir evren, bir düzen ve bir sürekli hareketliliği
yaşamaktadır. İleride de tekrarlayacağımız gibi insan da
bu evrenin içinde ve ondan bir parçadır, evrenin
yaşadığı kanunlara tabidir.
Biz burada insanın anatomik yapısı üzerinde duracak
değiliz ve çerçeveleyeceğimiz esaslar da bu düşünceye
hizmet etme maksadından uzaktır. Bizim üzerinde fikir
teati ettiğimiz ve “aydın” kavramının katmanları
arasında gezinirken hayatın ancak birlikte doğan gücün
toplumsal kıymet kazandığı zaman gerçek bir anlam ifade
ettiği gerçeğidir. Bu cümleden hareketle insan tabiatı
itibariyle medenidir. Hayatı birlikte yaşamayı gayesi
arasına alan sosyal bir varlıktır. Dolayısıyla hayatı
birlikte yaşamaktan, problemlerin muavenetten doğan bir
güçle ortadan kalkacağı anlayışından hareketle bir ortak
yanı, bir diğer ifade ile ortak bir kaderi
paylaşmaktadır. Bu da onun sorgulama gücünü ortaya
çıkarmaktadır.
Şüphesiz bir şeyin mahiyetinin farkında olma keyfiyeti,
o şey hakkındaki bir takım soru noktalarının cevap
bulmasını gerekli kılıyor. Belki insanın karşılaştığı ve
çözülmesini, gaye ve hedefinin açıklığa kavuşmasını
elzem kılan ilk soru, her halde yine insanın kendi
varlığıdır. Bu soru çözüldüğü veya bu soruya cevap
teşkil eden sonuca varıldığı zaman, bu soruyu takip eden
diğer muhtemel soruların cevapları da kendiliğinden
çözülecektir:
‘Ben miyim?’
Bu soruya verilecek cevap belki bundan sonra gelecek
bütün sorulara anahtar vazifesi görecek ve şifrenin
çözülmesine yardımcı olacaktır.
İnsan/lar/ nereden gelmiştir?
İnsan hayatının mahiyeti nedir?
İnsan hayatının maksat ve gayesi nedir?
Bu alem/evren nedir?
Bu alem/evren/in mahiyeti nedir?
Bu alem/evren ne zaman var oldu?
Bu alem/evren -yaratılma zamanı belli olsa bile -nasıl
yaratıldı?
Bu alem/evrenin yaratılmasındaki hikmet nedir?
Bu alem/evren kendi kendisini idare etmiyorsa hayatını
hangi kaynaktan alıyor?
Bu alem/evren hangi gayeye doğru gidiyor?
Bu alem/evrenin nihai kaderi – hedefi nedir?
Bu ve bunlara benzer daha birçok soruların cevabını
teşkil eden cevaplar, insanın kendini ve çevresini, daha
geniş anlamda kendini çevreleyen evreni tanıması
sonucuna götürüyor. Dolayısıyla insanın kendisini
tanıması hususunda yardımcı olabilecek tek yardımcı
kuvvet yine insanın kendisidir. İnsan kendine en yakın
olandır. Zira insanın kendisi hakkında verdiği karar ve
bu kararla bulduğu cevap eşya ve hadiseleri
anlamlandırma ve sınıflandırma imkanını sağlıyor. Bu
cümleden hareketle tabii ilimlerin ortaya çıkışı,
yukarıdaki sorulara verilen cevaplar ile eşyanın insan
tarafından sınıflandırılması ve anlamlandırılması
sonucunu kolaylaştırıyor.
Yukarıdaki maddelerde sıralanan suallere verilecek
cevaplar insanı daha yakından alakadar eden ve varlık
sahasında boy göstermesini temin eden hazır ve fıtrat
itibariyle cevabı hemen bulunabilecek bir geçeğe
götürecektir. Ki o da,
Yaratıcının birliğine,
Hilkatin birliğine,
Hayatın birliğine,
Beşerin birliğine, (BİR)in yaratmasıyla vücut bulduğu
gerçeğinin birliğine, götürecektir.(1)
Kainatta görülen ve görülemeyen her şeyin iç içe ve
birbirine bağlı bir ilişki içerisinde hareket düzenini
devam ettirdiğidir. İnsan da bu düzenin bir parçası ve
bu düzenin haricinde değildir. Dolayısıyla “makro alemde
yerleşik durumda bulunan bu düzenin ve tayin edici
kuralların çerçevelediği dünyada söz konusu kurallara
tam bir uyumla cevap verebilecek tabiatta yaratılan
insan, kendisine bahşedilen akıl feraset ve dirayetle
merkezi bir yer işgal” ettiğinin (2) idrakinde olduğunu
da fevkalade şuurundadır. Başka bir ifade ile insan bu
varlık aleminde bir yer işgal ettiğinin farkında olduğu
gibi bir mesuliyetin de sahibi olduğunun bilincindedir.
Binaenaleyh sahip olduğu akıl, şuur, özgür irade ve
muhatap olduğu ilahi rehberlik eşliğinde insan, ya genel
anlamda var olan bu ahenk ve dengeyi tabii bir tarzda,
özgür iradesiyle rıza ile karşılayıp, isteyen irade
olacak ya da tüm bu var oluş arasındaki ilahi bağı, emri
parçalayacak, sonuçta, imamesi kopmuş tespih tanesi gibi
darmadağın olacaktır. (3)
Varlık ve oluş; sonuçları ve etkileri bakımından ancak
biri diğerinin varlığı ile sağlıklı ve doğru kullanıma
müsait hale gelebilecek kendine mahsus, özel bir tarzda
unsurları arasında zıtlıklar ve karşılıklı
aykırılıklardan örülmüştür. Kısaca birbirinin ters
kutuplarıdır lakin bütün parçalar birbiriyle iç içe
halkalar irtibat halindedirler. Tüm farklılıklarına
rağmen fazlalık ve eksiklikleri bakımından birbirine
denk olan bir terazinin iki kefesi gibi birbirine bağlı
ve bütünlük halindedirler. Binaenaleyh evren denilen
varlığın bir parçası durumunda olan bütün bir insanlık
aleminde olduğu gibi dikkat edildiğinde görülen tabii
manzara, birbirinden farklı renk ve güçlerle
donanmıştır. İnsan bu güçler arasında her hak sahibinin
hakkını vermek suretiyle dengeler bırakabilecek bir
yeterlilikle yaratılmış tek varlıktır. Çünkü ona iyiyi
kötüden ayırabileceği akıl gibi bir cevheri verildiğini,
akıl, irade, feraset ve muhakeme kabiliyeti, onu
evrendeki diğer varlıklardan ayıran temel vasıflarını
oluşturmaktadır.(4)
Yaratıcı insanı iki güç-kuvvet-le mücehhez kılmıştır.
Yüce yaratıcının insanda mücehhez kıldığı bu iki güç
kaynağından biri gadabi güçtür ki insan kendisine zarar
veren ve onu tehlikelere iletebilecek nesnelere karşı
koyma ve hadiselerin vukuu halinde onlara mukavemet etme
imkanını sağlayacaktır. Zira bu mukavemet sadece şahsını
korumakla sınırlı olmayacak aynı zamanda içinde yaşadığı
çevreyi hemcinslerini ve üzerinde yaşadığı toprağı,
kısaca bağlı bulunduğu bütün bir cemiyetin beraberinde
yaşattığı değerlerini, kutsal sayılan inanç mefkuresini
koruma ve onları kendisinden sonraki nesillerce devamını
temin noktasında gerekli zemini hazırlama vazifesini de
yükler. Tıpkı vatan savunmasında kendi hayatından
feragati yani vatan uğrunda ölümü tercih arzusu da bu
gadabi gücünün yansıyan tezahürlerinden biridir. Kutsal
kitaplarca bu tezahürün adı, şehitliktir. Bir diğer güç
ise şehevi güçtür ki onunla kendisinin gelişmesini ve
olgunlaşmasını sağlayacak, aile kurmak suretiyle diğer
insanlarla irsiyet bağlarının devamını temin edecek
imkanları elde etmeğe matuf gayretlerin yekununu
teşkil.(5)
Kainat, bir düzenli hareketin içindedir ve bu düzenli
harekete tabidir. Dolayısıyla onu bu keyfiyet itibariyle
tanıyıp hükmünü koyduktan sonra onu sınıflara ayırıyor.
Onu sınıflandırırken ve bu sınıflandırmada onu tanımaya
çalışırken ona nasıl ve hangi maksat istikametinde
yaklaşması gerektiği hakkında bir sorgulamanın idrak
hassasiyetiyle yeni bilgilere ulaşıyor. İnsan kainatta
görülen bütün bu hareketliliğin farkında ve sanki daha
evvel kulağına fısıldanan bir bilgi birikimine sahipmiş
gibi kendinde bir güven duyuyor. Sanki gayb tünelinin o
sonsuz derinliklerinden gelen güçlü bir sesin,
" işte gözünü bir defa daha aç ve göğe çevir bak, orada
hiçbir çatlak göremezsin. Sonra gözünü iki kere daha
tekrar tekrar çevir bak. Nihayet o göz, hor ve hakir
olarak yine sana dönecektir ve o artık bir kusur
bulabilmekten son derece yorulmuştur." K.K. 67/3-4
“0nlara bir delil de gecedir; ondan gündüzü soyarız, bir
de bakarlar ki karanlığa dalmışlar”.
Güneş de kendisine ait bir karargah içinde akıp gider...
Aya da; ona menzil menzil miktarlar biçmişizdir, nihayet
dönmüş eski hurma salkımının eğri dalı gibi olmuştur.
Ne güneşin, kendisini aya çatması yaraşır, ne de gece
gündüzü geçer, her biri birer felekte (yörüngede)
dönerler” K.K. 36/ 37-40
Güneş, ay ve yıldızlar aslında hangi fizik kanununa tabi
ise insan da evrenden bir parça olarak aynı fizik
kanunlarına tabidir. evren kendisine yaratıcı tarafından
emredilen çerçeve dahilinde hareket sistemine tabi
olmakla birlikte insanın varlık alanında kendini
bulurken hem tayın edilen fizik kanununa tabi olduğunu
görmekte ve hem de kendi dünyası içinde diğer
varlıklardan ayırıcı ve aynı zamanda değerli kılan hür
bir hareket kabiliyetine sahip olduğudur. Akıl insanın
yegane ayırıcı vasfıdır. İnsan bu ayırıcı ve tabir
caizse hür hareket etme misyonu demek olan akıl
vasıtasıyla hem kendisinin diğer varlıklardan ayrı
olduğunu ve hem de kendisi dışındaki varlıkları, kısaca
varlık alemini anlama ve ona göre vaziyet alma imkanına
sahiptir.
İstikbale yönelik olarak hayatın inşasıyla ilgili
yaptırımlarda bulunma ehliyeti itibariyle bir düzen ve
yine kendisiyle alakalı gerek ferdi ve gerekse cemiyet
halinde daha geniş çerçevede hukukun tanzimi ve
uygulayıcısı olarak bu sese muhatap tek varlık insanın
kendisinin olması, onun yerini, sorumluluğunu daha bir
belirgin ve özel kılmaktadır.
Gözün hor ve hakir olarak hiçbir kusur bulamadan
dönmesine sebep olan ve neticede yorulan, onu idrak
etmekten aciz düşüren hadise, şüphesiz sürekli hareket
halindeki maddenin yaratılmasındaki mükemmeliyet ve tabi
olduğu düzendir. İnsan bu düzeni sorgulamaktadır.
Hareketsiz madde, maddesiz hareket tasavvurunu
sorgulayan insanın bir sorgulama kabiliyetine sahip
olduğunu gösteriyor.
Bu alemi akıl, muhakeme, muhasebe, mukayese ve ayırt
edici iradesiyle irdeleyen, murakabe eden ve etrafında
cereyan eden bu sonsuz- bucaksız kainat-evren-a dikkat
nazarlarını çevirirken onun bir düzen ve disiplin kaderi
dahilinde hareket ettiğini dolaysıyla bu hareketin
maddenin inisiyatifinde olmadığını ve ancak sonsuz ve
ilim sahibi biri tarafından programlanabileceğini
kavrayan, birden fazla, hatta sonsuz delillere ulaşma
istidadında olduğunu gören tek canlı varlığın yine
kendisi olduğunu gören, idrak eden insanın kendisidir.
Bu mükemmeliyet, insanın sorgulama kabiliyetinin de
kaynağıdır.
Güneş, ay ve yıldızlar, gece ile gündüzün birbiri
ardınca hareketi, evren boşluğunu süsleyen ve
ışıldadıkça huzur telkin eden manzarası karşısında
ayrıca kendini sorgulayan insanın, bu kainat varlıkları
arasında kendisinin özel bir yeri olduğunu, eşyaya
müdahale gücünü kullanırken kendi başına mutlak manada
muhtar olmakla birlikte mesuliyetsiz, bağımsız bir
varlık olmaması gerektiğinin akıl ve idrak hassasiyetine
sahip olduğunu da biliyor, bu bilgiyi yaşıyor.
Yukarıdaki paragraflarda özetlemeye çalıştığımız
kıstaslarla varlık-madde ile ilgili yeni yorumlar ve
yeni bir takım kavramlar geliştirecek, yeni kalıplar
üretecek değiliz. Burada bizim üzerinde durduğumuz esas
mesele, "aydın"ın tanımına giden yolu bulmaya
çalışmaktır. Zira denilen varlık çözülmeden "aydını"ın
çözülmesi ve anlaşılması, dolayısıyla insan denilen
varlık anlaşılmadan maddenin anlaşılmasının da mümkün
olmadığı gerçeğini ifade etme keyfiyetidir. Bu itibarla
çalışmamızın omurgasını teşkil eden insanın bu evrendeki
yeri tespit edilmeden, onun yeryüzündeki entelektüel
kimliğindeki mana ufkuna nüfuz edilmesi ve insanın
tarihi misyonunu anlamak da mümkün olmayacaktır. Zira
insan tanınmadan evreni tanımaya çalışmak mümkün olmakla
birlikte bu tanıma, keyfiyeti itibariyle sadece
materyalist bir düşünce karanlığına götüreceğini ve bu
materyalist yaklaşımın ise çatışmadan, kavgadan ve
anarşizmi yaygınlaştırmasından başka bir getirisi
olmayacaktır. Binaenaleyh insanı tanıma noktasında madde
planında yapılacak bir tanımlama meseleleri daha girift
bir mecraya sürükleyeceği içindir ki dediğimiz gibi
çatışmacı bir sonuca gitmekten başka bir getirisi
olmayacaktır.
Bu kısa açıklamalardan hareketle diyebiliriz ki insan
sadece maddi organizmanın şekillendirdiği canlı varlık
değildir. Şüphesiz canlı ve hareket halinde olması
nedeniyle organizmanın tabi olduğu bir işleyişe
sahiptir. 0nun evrende bir yer işgal etmesi, ağırlığı ve
hacmi olması, eni ve boyu, kollar, yükseklik kazandıran
bacaklara sahip olması,yuvarlak bir baş,başın ön
tarafında gayet muntazam ve harikaları resmeden iki
göz,gözleri çevreleyen, ona şekil ve güzellik ve hatta
azamet bahşeden kaşları,iki gözü arasında vakarını
sembolize eden burun, hemen altında vakar ve azametini
tamamlayan iki dudakla çevrili muntazam bir ağız.. Bütün
bu azaları üzerinde bulunduran insan sadece maddi
organizmanın şekillendirdiği canlı varlık olmanın
dışında manevi yönü de bulunan bir varlıktır. Şüphesiz
canlı ve hareket bulunduran yuvarlak kafayı bir boyunla
birbirine bağlayan gövde,kollar ve bacaklar..
Bütün bir evren-varlık alemi başlangıcı ve sonucu
belirlenmiş bir nizam dahilinde hareket halindedir
dedik. Evrende duyularımızla görülen ve duyularımızın
dışında olu görülemeyen bütün bir varlık aleminin her
unsuru arasında tayin edilen ve hareket sistemi bir
düzene bağlanan tam bir ahenk vardır. Dolayısıyla
bunlardan herhangi birinin, mesela gezegenlerden birinin
başlangıcı ve sonucu tayin edilen kendi yörüngesinden
ayrılması veya güneş sisteminin kendine özgü düzeninde
bir sapmanın meydana gelmesi, bütün bir varlık aleminin
ya yok olmasıyla bulunma ihtimalinde kuralsızlığa mahal
olmadığı gibi varlığın bir parçası olan insan da bu
kurallarla mukayyet bir varlık olması hesabiyle bu
kurallar dahilinde hareket etme mecburiyetiyle karşı
karşıyadır ve bir bakıma özgür değildir. Tayın edilen
kurallara bağlıdır. Yalnız burada belirtilmesi, daha
doğrusu bilinmesi elzem olan husus, varlık alemi takdir
edilen bir çerçeve içerisinde hareket ederken kendi
başına yani kendi akıl ve iradesiyle tayın ettiği bir
hareket alanına, iradesine sahip değildir. Kısaca
özgürlük alanı mevcut değildir. Varlık aleminden farklı
bir yapıda yaratılan insan, akıl ve özgür bir irade
kabiliyetiyle yaratıldığı içindir ki davranışlarından
dolayı ceza veya mükafatla haberdar edilmiştir. Bu
cümleden hareketle kendisine bahşedilen akıl, feraset ve
özgür iradeyi, sonuçlarına katlanmak suretiyle fıtratın
kendisine işaret ettiği istikamette kullandığı zaman,
şüphesiz hem kendisi hem de mütekabil münasebet düzenini
kurduğu bütün bir beşeriyet huzur ve refah
bulacaktır.(6)
Bu saydığımız ve kendine özgü uzuvlar, madde planında
insan denilen canlının fiziki varlığının umumi ve kısaca
sahip olunan organizmanın, diğer tabiat varlıklarıyla
kıyaslandığında madde planındaki müşahhas ifadesidir. Bu
açıklamalardan hareketle gözle görülen evren hangi fizik
kanununa tabi ise canlı varlık olarak insan da aynı
fizik kanununa tabidir. Burada üzerinde durulması ve
düşünülmesi gereken esas mesele, yalnız fiziki cepheden
bakarak insan için insanı tanımlama bakımından yapılacak
bir tanımlama tamamlanmış bir tanımlama olmayacaktır.
Üstün varlık misyonuna sahip insana, bir takım behimi
arzularını tatmini ile yiyen, içen, çoğalan, dolaysıyla
tüketici bir organizmadan ibaret diğer canlı varlıklar
gibi bir varlık olduğu düşüncesinden hareketle bir
yaklaşıma itibar edildiği zaman, ortaya çıkacak umumi
manzara, insanın bizatihi kendi cinsinin katili ve
kasabı olmaya namzet bir varlık ortaya çıkar ki bu onun
yaratılış tecellisindeki hikmete mugayir varlığın
gelişimini sağlayacaktır. Bu itibarla, insana, biyolojik
iskeletinin işleme koyduğu ekonomik varlık nazarıyla
bakıldığı takdirde onu basitleştirmiş ve onu
içgüdüleriyle hareket eden diğer canlı varlığın bir
başka türüne benzetmiş oluruz. Benzer biyolojik bir
metabolizmaya sahip olmakla birlikte ayni fonksiyonlara
sahip konuşan bir hayvan asla değildir. Zira insan
sorgulayan, muhakeme eden, kıstaslar arasında tercihte
bulunma kabiliyetine sahip şahsına münhasır bir başka
benzeri-eşi bulunmayan tektir ve varlığı da gayesi de
farklıdır; dolaysıyla bir sorumluluğun sahibidir. Zeka,
ruh, vicdan, iman ve düşünce sorumluluğu, insanı diğer
canlılardan ayıran temel özelliklerinden bazılarıdır.
İnsan, rüzgara havale edilmiş bir balonun havada
seyrettiği gayri tabii ve gayri ihtiyari bir varlık
değil, bunun tam tersi farklı bir konuma ve farklı bir
kanuna, yine farklı fıtrat üzerine yaratılmış; hareket,
duygu ve düşünce motifleriyle birlikte bir istidadın
sahibi ve bir misyonun temsilcisidir. Cemiyet, hukuk,
sosyal düzen, ekonomik ve kültürel refah gibi mevzularla
hayatın tümünü ihata eden düzenleyici talepler ve yeni
çözüm yollarını bulma ve geliştirme çabası o fıtri
istidadın tezahürlerini yaşayan bir yaptırım gücüne
sahiptir.
Yukarıdaki açıklamalarımızda insanın sorgulayan bir
varlık olduğundan söz etmiştik. Fıtri yapısında mündemiç
ve yegane ayırıcı vasıflardan biri olan akıl ve his
kendisi hakkındaki birçok soruları peş peşe ve sabit
levhalar halinde sıralarken kendi acziyetinin de
farkında olması onun diğer varlıklarla olan
mukayesesinde bu farklılıktan doğan büyük mesuliyetlere
sahip olduğu gerçeğini göstermektedir.
Çevresini ve eşyayı tanımaya, tahlil etmeye hadiselerin
oluş ve sonuçlarını birbiriyle kıyaslamaya çalışan, bu
kıyaslamaları yaparken akıl-iradesiyle sonuca giden,
akıl ve iradesiyle sonucu görebilen bir müşahedenin
sahibidir. Bu müşahede toplumda beraberliğin, aile
birliğinin, sevginin ve netice itibariyle birlikte
üretmenin ileriye dönük refahın sebebi olduğunu
hedefleyen bir müşahededir. Bu müşahededen hareketle
yeryüzünde inanç ve iradenin birlikte verildiği ve bu
inanç ve irade mükemmeliyeti sebebiyle sorumluluklarla
mükellef kılınan hatta bu sorumlulukları sorgulayan tek
varlık şüphesiz insandır.
Yaşamı devam ettirmek maksadına matuf tevdi edilen bu
sorgulama gücün varlığı sebebiyledir ki onu cazibe
merkezi kılmakta ve diğer varlıklardan tabiatıyla
ayırmaktadır. Mesuliyetlerinin bilinciyle düşüncelerini
ve ideallerini müesses kılma mutabakat esasına istinat
eden bir düzeni devam ettirmeye sevk eden saik insanın
bu ayırıcı sosyal boyutudur. Bu açıklamalarımızda hedef
ittihaz ettiğimiz ve daha evvel de mahdut sınırlamalarla
tanımlamalar getirdiğimiz günümüz sosyal ve siyasi
ortamında gündemden düşmeyen, ayakları altına kırmızı
halılar serdirilen ve her taşın altında adına ‘aydın’
denilen bir takım kimselerin çıkmasına sebep olan bir
kavramın açıklığa kavuşmasına bir giriş yapmaktı.
Binaenaleyh biz aydın kavramını açıkladığımız bu zemin
çerçevesinde ele alıyor ve meseleyi öyle
değerlendiriyoruz. “Yaratılış efsanesin |