Bugün

 

Son Güncelleme

 

İdeal Düşünce'yi

Giriş Sayfanız Yapın

İdeal Düşünce'yi

Sık Kullanılanlara Ekleyin

| AnaSayfa | Eğitim | Kültür-Sanat | Sosyoloji | Röportaj | Kitap | Bilişim | Sağlık | Dinler-Kültürler | Alıntı | Arşiv | İletişim |

 

Yazarlar

YAZARLARIMIZIN BİYOGRAFİLERİ

Ziyaretçi Notu

İDEAL DÜŞÜNCE'de yer alan yazılarla ilgili YORUM YAZMAK YA DA YAZILMIŞ YORUMLARI OKUMAK İÇİN Yapılan yorumlardan yorum sahibi sorumludur.

İDEAL DÜŞÜNCE

Gönüllü bir bilgi paylaşım sitesidir.

www.idealdusunce.com

adresinde ve uzantılarında yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur.


YAYIN EKİBİ


editör

VEDAT ÖZCAN

akademi

Prof.Dr.M. SAİD DOĞAN

güncel-edebiyat

VEDAT ÖZCAN

dinler ve kültürler

Dr. LÜTFÜ ÖZŞAHİN

güncel-siyaset

AKİF ÇARKÇI

sağlık

Dr. M. Nedim AYTEKİN


e-posta

dusunce@idealdusunce.com

İstatistik

 
 
 Din Ahlak ve Eğitim Siteleri Listesi
 
 Hikaye Hikayeler
  Toplist
 
 
 

 

İDEAL DÜŞÜNCE - HAZİRAN 2008

M.Emin POYRAZ

KISA BİR TAHLİL DENEMESİ

İNSAN VE GAYE

06.06.2008

muh.emin_1948@windowslive.com

 

 

KISA BİR TAHLİL DENEMESİ

İNSAN VE GAYE

Muhammet Emin Poyraz

 

İnsanlık tarihi, bir mukayese, araştırma ve çözüm bulma tarihidir denilebilirse eğer her halde mübalağaya meyledilmiş bir ifade şeklini tercih ettiğimiz anlamı çıkarılmayacaktır. İnsanın her yeni başlayan güne daha bir başka ve daha bir emniyet düşüncesi ve tecrübesi ile başlama çabası, insan azminin, hırsının ve istikbale daha güçlü bir iştiyakla bakabilme umudunun, zorluklara mukabil sebatında ve bu sebatın sürekliliğindeki güç, hiç şüphesiz onun fıtri kabiliyetinin gereğidir. İnsanı üstün tutan, yaratıcı kılan ve bu itibarla diğer varlıklardan ayıran onun bu müdahaleci ve aynı zamanda müeyyide tesisindeki üstün vasfıdır. İnsanı insan yapan da onun bu vasıf ve kabiliyetidir.

Varlık alemine gözlerini açarken insan, her şeyin bir hareket halinde olduğunu görüyor ve maddenin kendisi hakkında da yabancısı olmadığı bir bilgiye sahip olduğunu biliyor. Zira bu bilgi, onun kendisi hakkındaki güvenini güçlendirmektedir.

Maddenin sahip olduğu ilk kanunun hareket olduğunu kavrıyor insan. İlk bakışta atomları, elektronları bilmese de maddenin sürekli bir hareketliliği yaşadığını biliyor. İnsan bu düzenin farkındadır. Güneş sistemi, bütün uydularıyla birlikte milyon sene sonra ancak ışığı dünyamıza intikal edebilecek olan sayısız yıldız kümeleri, dolayısıyla hiçbir şüpheye mahal vermeyen bütün bir evren, bir düzen ve bir sürekli hareketliliği yaşamaktadır. İleride de tekrarlayacağımız gibi insan da bu evrenin içinde ve ondan bir parçadır, evrenin yaşadığı kanunlara tabidir.

Biz burada insanın anatomik yapısı üzerinde duracak değiliz ve çerçeveleyeceğimiz esaslar da bu düşünceye hizmet etme maksadından uzaktır. Bizim üzerinde fikir teati ettiğimiz ve “aydın” kavramının katmanları arasında gezinirken hayatın ancak birlikte doğan gücün toplumsal kıymet kazandığı zaman gerçek bir anlam ifade ettiği gerçeğidir. Bu cümleden hareketle insan tabiatı itibariyle medenidir. Hayatı birlikte yaşamayı gayesi arasına alan sosyal bir varlıktır. Dolayısıyla hayatı birlikte yaşamaktan, problemlerin muavenetten doğan bir güçle ortadan kalkacağı anlayışından hareketle bir ortak yanı, bir diğer ifade ile ortak bir kaderi paylaşmaktadır. Bu da onun sorgulama gücünü ortaya çıkarmaktadır.

Şüphesiz bir şeyin mahiyetinin farkında olma keyfiyeti, o şey hakkındaki bir takım soru noktalarının cevap bulmasını gerekli kılıyor. Belki insanın karşılaştığı ve çözülmesini, gaye ve hedefinin açıklığa kavuşmasını elzem kılan ilk soru, her halde yine insanın kendi varlığıdır. Bu soru çözüldüğü veya bu soruya cevap teşkil eden sonuca varıldığı zaman, bu soruyu takip eden diğer muhtemel soruların cevapları da kendiliğinden çözülecektir:

‘Ben miyim?’

Bu soruya verilecek cevap belki bundan sonra gelecek bütün sorulara anahtar vazifesi görecek ve şifrenin çözülmesine yardımcı olacaktır.

İnsan/lar/ nereden gelmiştir?

İnsan hayatının mahiyeti nedir?

İnsan hayatının maksat ve gayesi nedir?

Bu alem/evren nedir?

Bu alem/evren/in mahiyeti nedir?

Bu alem/evren ne zaman var oldu?

Bu alem/evren -yaratılma zamanı belli olsa bile -nasıl yaratıldı?

Bu alem/evrenin yaratılmasındaki hikmet nedir?

Bu alem/evren kendi kendisini idare etmiyorsa hayatını hangi kaynaktan alıyor?

Bu alem/evren hangi gayeye doğru gidiyor?

Bu alem/evrenin nihai kaderi – hedefi nedir?

Bu ve bunlara benzer daha birçok soruların cevabını teşkil eden cevaplar, insanın kendini ve çevresini, daha geniş anlamda kendini çevreleyen evreni tanıması sonucuna götürüyor. Dolayısıyla insanın kendisini tanıması hususunda yardımcı olabilecek tek yardımcı kuvvet yine insanın kendisidir. İnsan kendine en yakın olandır. Zira insanın kendisi hakkında verdiği karar ve bu kararla bulduğu cevap eşya ve hadiseleri anlamlandırma ve sınıflandırma imkanını sağlıyor. Bu cümleden hareketle tabii ilimlerin ortaya çıkışı, yukarıdaki sorulara verilen cevaplar ile eşyanın insan tarafından sınıflandırılması ve anlamlandırılması sonucunu kolaylaştırıyor.

Yukarıdaki maddelerde sıralanan suallere verilecek cevaplar insanı daha yakından alakadar eden ve varlık sahasında boy göstermesini temin eden hazır ve fıtrat itibariyle cevabı hemen bulunabilecek bir geçeğe götürecektir. Ki o da,

Yaratıcının birliğine,

Hilkatin birliğine,

Hayatın birliğine,

Beşerin birliğine, (BİR)in yaratmasıyla vücut bulduğu gerçeğinin birliğine, götürecektir.(1)

Kainatta görülen ve görülemeyen her şeyin iç içe ve birbirine bağlı bir ilişki içerisinde hareket düzenini devam ettirdiğidir. İnsan da bu düzenin bir parçası ve bu düzenin haricinde değildir. Dolayısıyla “makro alemde yerleşik durumda bulunan bu düzenin ve tayin edici kuralların çerçevelediği dünyada söz konusu kurallara tam bir uyumla cevap verebilecek tabiatta yaratılan insan, kendisine bahşedilen akıl feraset ve dirayetle merkezi bir yer işgal” ettiğinin (2) idrakinde olduğunu da fevkalade şuurundadır. Başka bir ifade ile insan bu varlık aleminde bir yer işgal ettiğinin farkında olduğu gibi bir mesuliyetin de sahibi olduğunun bilincindedir. Binaenaleyh sahip olduğu akıl, şuur, özgür irade ve muhatap olduğu ilahi rehberlik eşliğinde insan, ya genel anlamda var olan bu ahenk ve dengeyi tabii bir tarzda, özgür iradesiyle rıza ile karşılayıp, isteyen irade olacak ya da tüm bu var oluş arasındaki ilahi bağı, emri parçalayacak, sonuçta, imamesi kopmuş tespih tanesi gibi darmadağın olacaktır. (3)

Varlık ve oluş; sonuçları ve etkileri bakımından ancak biri diğerinin varlığı ile sağlıklı ve doğru kullanıma müsait hale gelebilecek kendine mahsus, özel bir tarzda unsurları arasında zıtlıklar ve karşılıklı aykırılıklardan örülmüştür. Kısaca birbirinin ters kutuplarıdır lakin bütün parçalar birbiriyle iç içe halkalar irtibat halindedirler. Tüm farklılıklarına rağmen fazlalık ve eksiklikleri bakımından birbirine denk olan bir terazinin iki kefesi gibi birbirine bağlı ve bütünlük halindedirler. Binaenaleyh evren denilen varlığın bir parçası durumunda olan bütün bir insanlık aleminde olduğu gibi dikkat edildiğinde görülen tabii manzara, birbirinden farklı renk ve güçlerle donanmıştır. İnsan bu güçler arasında her hak sahibinin hakkını vermek suretiyle dengeler bırakabilecek bir yeterlilikle yaratılmış tek varlıktır. Çünkü ona iyiyi kötüden ayırabileceği akıl gibi bir cevheri verildiğini, akıl, irade, feraset ve muhakeme kabiliyeti, onu evrendeki diğer varlıklardan ayıran temel vasıflarını oluşturmaktadır.(4)

Yaratıcı insanı iki güç-kuvvet-le mücehhez kılmıştır. Yüce yaratıcının insanda mücehhez kıldığı bu iki güç kaynağından biri gadabi güçtür ki insan kendisine zarar veren ve onu tehlikelere iletebilecek nesnelere karşı koyma ve hadiselerin vukuu halinde onlara mukavemet etme imkanını sağlayacaktır. Zira bu mukavemet sadece şahsını korumakla sınırlı olmayacak aynı zamanda içinde yaşadığı çevreyi hemcinslerini ve üzerinde yaşadığı toprağı, kısaca bağlı bulunduğu bütün bir cemiyetin beraberinde yaşattığı değerlerini, kutsal sayılan inanç mefkuresini koruma ve onları kendisinden sonraki nesillerce devamını temin noktasında gerekli zemini hazırlama vazifesini de yükler. Tıpkı vatan savunmasında kendi hayatından feragati yani vatan uğrunda ölümü tercih arzusu da bu gadabi gücünün yansıyan tezahürlerinden biridir. Kutsal kitaplarca bu tezahürün adı, şehitliktir. Bir diğer güç ise şehevi güçtür ki onunla kendisinin gelişmesini ve olgunlaşmasını sağlayacak, aile kurmak suretiyle diğer insanlarla irsiyet bağlarının devamını temin edecek imkanları elde etmeğe matuf gayretlerin yekununu teşkil.(5)

Kainat, bir düzenli hareketin içindedir ve bu düzenli harekete tabidir. Dolayısıyla onu bu keyfiyet itibariyle tanıyıp hükmünü koyduktan sonra onu sınıflara ayırıyor. Onu sınıflandırırken ve bu sınıflandırmada onu tanımaya çalışırken ona nasıl ve hangi maksat istikametinde yaklaşması gerektiği hakkında bir sorgulamanın idrak hassasiyetiyle yeni bilgilere ulaşıyor. İnsan kainatta görülen bütün bu hareketliliğin farkında ve sanki daha evvel kulağına fısıldanan bir bilgi birikimine sahipmiş gibi kendinde bir güven duyuyor. Sanki gayb tünelinin o sonsuz derinliklerinden gelen güçlü bir sesin,

" işte gözünü bir defa daha aç ve göğe çevir bak, orada hiçbir çatlak göremezsin. Sonra gözünü iki kere daha tekrar tekrar çevir bak. Nihayet o göz, hor ve hakir olarak yine sana dönecektir ve o artık bir kusur bulabilmekten son derece yorulmuştur." K.K. 67/3-4

“0nlara bir delil de gecedir; ondan gündüzü soyarız, bir de bakarlar ki karanlığa dalmışlar”.

Güneş de kendisine ait bir karargah içinde akıp gider...
Aya da; ona menzil menzil miktarlar biçmişizdir, nihayet dönmüş eski hurma salkımının eğri dalı gibi olmuştur.

Ne güneşin, kendisini aya çatması yaraşır, ne de gece gündüzü geçer, her biri birer felekte (yörüngede) dönerler” K.K. 36/ 37-40

Güneş, ay ve yıldızlar aslında hangi fizik kanununa tabi ise insan da evrenden bir parça olarak aynı fizik kanunlarına tabidir. evren kendisine yaratıcı tarafından emredilen çerçeve dahilinde hareket sistemine tabi olmakla birlikte insanın varlık alanında kendini bulurken hem tayın edilen fizik kanununa tabi olduğunu görmekte ve hem de kendi dünyası içinde diğer varlıklardan ayırıcı ve aynı zamanda değerli kılan hür bir hareket kabiliyetine sahip olduğudur. Akıl insanın yegane ayırıcı vasfıdır. İnsan bu ayırıcı ve tabir caizse hür hareket etme misyonu demek olan akıl vasıtasıyla hem kendisinin diğer varlıklardan ayrı olduğunu ve hem de kendisi dışındaki varlıkları, kısaca varlık alemini anlama ve ona göre vaziyet alma imkanına sahiptir.

İstikbale yönelik olarak hayatın inşasıyla ilgili yaptırımlarda bulunma ehliyeti itibariyle bir düzen ve yine kendisiyle alakalı gerek ferdi ve gerekse cemiyet halinde daha geniş çerçevede hukukun tanzimi ve uygulayıcısı olarak bu sese muhatap tek varlık insanın kendisinin olması, onun yerini, sorumluluğunu daha bir belirgin ve özel kılmaktadır.

Gözün hor ve hakir olarak hiçbir kusur bulamadan dönmesine sebep olan ve neticede yorulan, onu idrak etmekten aciz düşüren hadise, şüphesiz sürekli hareket halindeki maddenin yaratılmasındaki mükemmeliyet ve tabi olduğu düzendir. İnsan bu düzeni sorgulamaktadır. Hareketsiz madde, maddesiz hareket tasavvurunu sorgulayan insanın bir sorgulama kabiliyetine sahip olduğunu gösteriyor.

Bu alemi akıl, muhakeme, muhasebe, mukayese ve ayırt edici iradesiyle irdeleyen, murakabe eden ve etrafında cereyan eden bu sonsuz- bucaksız kainat-evren-a dikkat nazarlarını çevirirken onun bir düzen ve disiplin kaderi dahilinde hareket ettiğini dolaysıyla bu hareketin maddenin inisiyatifinde olmadığını ve ancak sonsuz ve ilim sahibi biri tarafından programlanabileceğini kavrayan, birden fazla, hatta sonsuz delillere ulaşma istidadında olduğunu gören tek canlı varlığın yine kendisi olduğunu gören, idrak eden insanın kendisidir. Bu mükemmeliyet, insanın sorgulama kabiliyetinin de kaynağıdır.

Güneş, ay ve yıldızlar, gece ile gündüzün birbiri ardınca hareketi, evren boşluğunu süsleyen ve ışıldadıkça huzur telkin eden manzarası karşısında ayrıca kendini sorgulayan insanın, bu kainat varlıkları arasında kendisinin özel bir yeri olduğunu, eşyaya müdahale gücünü kullanırken kendi başına mutlak manada muhtar olmakla birlikte mesuliyetsiz, bağımsız bir varlık olmaması gerektiğinin akıl ve idrak hassasiyetine sahip olduğunu da biliyor, bu bilgiyi yaşıyor.

Yukarıdaki paragraflarda özetlemeye çalıştığımız kıstaslarla varlık-madde ile ilgili yeni yorumlar ve yeni bir takım kavramlar geliştirecek, yeni kalıplar üretecek değiliz. Burada bizim üzerinde durduğumuz esas mesele, "aydın"ın tanımına giden yolu bulmaya çalışmaktır. Zira denilen varlık çözülmeden "aydını"ın çözülmesi ve anlaşılması, dolayısıyla insan denilen varlık anlaşılmadan maddenin anlaşılmasının da mümkün olmadığı gerçeğini ifade etme keyfiyetidir. Bu itibarla çalışmamızın omurgasını teşkil eden insanın bu evrendeki yeri tespit edilmeden, onun yeryüzündeki entelektüel kimliğindeki mana ufkuna nüfuz edilmesi ve insanın tarihi misyonunu anlamak da mümkün olmayacaktır. Zira insan tanınmadan evreni tanımaya çalışmak mümkün olmakla birlikte bu tanıma, keyfiyeti itibariyle sadece materyalist bir düşünce karanlığına götüreceğini ve bu materyalist yaklaşımın ise çatışmadan, kavgadan ve anarşizmi yaygınlaştırmasından başka bir getirisi olmayacaktır. Binaenaleyh insanı tanıma noktasında madde planında yapılacak bir tanımlama meseleleri daha girift bir mecraya sürükleyeceği içindir ki dediğimiz gibi çatışmacı bir sonuca gitmekten başka bir getirisi olmayacaktır.

Bu kısa açıklamalardan hareketle diyebiliriz ki insan sadece maddi organizmanın şekillendirdiği canlı varlık değildir. Şüphesiz canlı ve hareket halinde olması nedeniyle organizmanın tabi olduğu bir işleyişe sahiptir. 0nun evrende bir yer işgal etmesi, ağırlığı ve hacmi olması, eni ve boyu, kollar, yükseklik kazandıran bacaklara sahip olması,yuvarlak bir baş,başın ön tarafında gayet muntazam ve harikaları resmeden iki göz,gözleri çevreleyen, ona şekil ve güzellik ve hatta azamet bahşeden kaşları,iki gözü arasında vakarını sembolize eden burun, hemen altında vakar ve azametini tamamlayan iki dudakla çevrili muntazam bir ağız.. Bütün bu azaları üzerinde bulunduran insan sadece maddi organizmanın şekillendirdiği canlı varlık olmanın dışında manevi yönü de bulunan bir varlıktır. Şüphesiz canlı ve hareket bulunduran yuvarlak kafayı bir boyunla birbirine bağlayan gövde,kollar ve bacaklar..

Bütün bir evren-varlık alemi başlangıcı ve sonucu belirlenmiş bir nizam dahilinde hareket halindedir dedik. Evrende duyularımızla görülen ve duyularımızın dışında olu görülemeyen bütün bir varlık aleminin her unsuru arasında tayin edilen ve hareket sistemi bir düzene bağlanan tam bir ahenk vardır. Dolayısıyla bunlardan herhangi birinin, mesela gezegenlerden birinin başlangıcı ve sonucu tayin edilen kendi yörüngesinden ayrılması veya güneş sisteminin kendine özgü düzeninde bir sapmanın meydana gelmesi, bütün bir varlık aleminin ya yok olmasıyla bulunma ihtimalinde kuralsızlığa mahal olmadığı gibi varlığın bir parçası olan insan da bu kurallarla mukayyet bir varlık olması hesabiyle bu kurallar dahilinde hareket etme mecburiyetiyle karşı karşıyadır ve bir bakıma özgür değildir. Tayın edilen kurallara bağlıdır. Yalnız burada belirtilmesi, daha doğrusu bilinmesi elzem olan husus, varlık alemi takdir edilen bir çerçeve içerisinde hareket ederken kendi başına yani kendi akıl ve iradesiyle tayın ettiği bir hareket alanına, iradesine sahip değildir. Kısaca özgürlük alanı mevcut değildir. Varlık aleminden farklı bir yapıda yaratılan insan, akıl ve özgür bir irade kabiliyetiyle yaratıldığı içindir ki davranışlarından dolayı ceza veya mükafatla haberdar edilmiştir. Bu cümleden hareketle kendisine bahşedilen akıl, feraset ve özgür iradeyi, sonuçlarına katlanmak suretiyle fıtratın kendisine işaret ettiği istikamette kullandığı zaman, şüphesiz hem kendisi hem de mütekabil münasebet düzenini kurduğu bütün bir beşeriyet huzur ve refah bulacaktır.(6)

Bu saydığımız ve kendine özgü uzuvlar, madde planında insan denilen canlının fiziki varlığının umumi ve kısaca sahip olunan organizmanın, diğer tabiat varlıklarıyla kıyaslandığında madde planındaki müşahhas ifadesidir. Bu açıklamalardan hareketle gözle görülen evren hangi fizik kanununa tabi ise canlı varlık olarak insan da aynı fizik kanununa tabidir. Burada üzerinde durulması ve düşünülmesi gereken esas mesele, yalnız fiziki cepheden bakarak insan için insanı tanımlama bakımından yapılacak bir tanımlama tamamlanmış bir tanımlama olmayacaktır.

Üstün varlık misyonuna sahip insana, bir takım behimi arzularını tatmini ile yiyen, içen, çoğalan, dolaysıyla tüketici bir organizmadan ibaret diğer canlı varlıklar gibi bir varlık olduğu düşüncesinden hareketle bir yaklaşıma itibar edildiği zaman, ortaya çıkacak umumi manzara, insanın bizatihi kendi cinsinin katili ve kasabı olmaya namzet bir varlık ortaya çıkar ki bu onun yaratılış tecellisindeki hikmete mugayir varlığın gelişimini sağlayacaktır. Bu itibarla, insana, biyolojik iskeletinin işleme koyduğu ekonomik varlık nazarıyla bakıldığı takdirde onu basitleştirmiş ve onu içgüdüleriyle hareket eden diğer canlı varlığın bir başka türüne benzetmiş oluruz. Benzer biyolojik bir metabolizmaya sahip olmakla birlikte ayni fonksiyonlara sahip konuşan bir hayvan asla değildir. Zira insan sorgulayan, muhakeme eden, kıstaslar arasında tercihte bulunma kabiliyetine sahip şahsına münhasır bir başka benzeri-eşi bulunmayan tektir ve varlığı da gayesi de farklıdır; dolaysıyla bir sorumluluğun sahibidir. Zeka, ruh, vicdan, iman ve düşünce sorumluluğu, insanı diğer canlılardan ayıran temel özelliklerinden bazılarıdır.

İnsan, rüzgara havale edilmiş bir balonun havada seyrettiği gayri tabii ve gayri ihtiyari bir varlık değil, bunun tam tersi farklı bir konuma ve farklı bir kanuna, yine farklı fıtrat üzerine yaratılmış; hareket, duygu ve düşünce motifleriyle birlikte bir istidadın sahibi ve bir misyonun temsilcisidir. Cemiyet, hukuk, sosyal düzen, ekonomik ve kültürel refah gibi mevzularla hayatın tümünü ihata eden düzenleyici talepler ve yeni çözüm yollarını bulma ve geliştirme çabası o fıtri istidadın tezahürlerini yaşayan bir yaptırım gücüne sahiptir.

Yukarıdaki açıklamalarımızda insanın sorgulayan bir varlık olduğundan söz etmiştik. Fıtri yapısında mündemiç ve yegane ayırıcı vasıflardan biri olan akıl ve his kendisi hakkındaki birçok soruları peş peşe ve sabit levhalar halinde sıralarken kendi acziyetinin de farkında olması onun diğer varlıklarla olan mukayesesinde bu farklılıktan doğan büyük mesuliyetlere sahip olduğu gerçeğini göstermektedir.

Çevresini ve eşyayı tanımaya, tahlil etmeye hadiselerin oluş ve sonuçlarını birbiriyle kıyaslamaya çalışan, bu kıyaslamaları yaparken akıl-iradesiyle sonuca giden, akıl ve iradesiyle sonucu görebilen bir müşahedenin sahibidir. Bu müşahede toplumda beraberliğin, aile birliğinin, sevginin ve netice itibariyle birlikte üretmenin ileriye dönük refahın sebebi olduğunu hedefleyen bir müşahededir. Bu müşahededen hareketle yeryüzünde inanç ve iradenin birlikte verildiği ve bu inanç ve irade mükemmeliyeti sebebiyle sorumluluklarla mükellef kılınan hatta bu sorumlulukları sorgulayan tek varlık şüphesiz insandır.

Yaşamı devam ettirmek maksadına matuf tevdi edilen bu sorgulama gücün varlığı sebebiyledir ki onu cazibe merkezi kılmakta ve diğer varlıklardan tabiatıyla ayırmaktadır. Mesuliyetlerinin bilinciyle düşüncelerini ve ideallerini müesses kılma mutabakat esasına istinat eden bir düzeni devam ettirmeye sevk eden saik insanın bu ayırıcı sosyal boyutudur. Bu açıklamalarımızda hedef ittihaz ettiğimiz ve daha evvel de mahdut sınırlamalarla tanımlamalar getirdiğimiz günümüz sosyal ve siyasi ortamında gündemden düşmeyen, ayakları altına kırmızı halılar serdirilen ve her taşın altında adına ‘aydın’ denilen bir takım kimselerin çıkmasına sebep olan bir kavramın açıklığa kavuşmasına bir giriş yapmaktı. Binaenaleyh biz aydın kavramını açıkladığımız bu zemin çerçevesinde ele alıyor ve meseleyi öyle değerlendiriyoruz. “Yaratılış efsanesin