| Sevdiklerin Kadar İyisin Nefret Ettiklerin Kadar Kötü |
|
|
|
| Yazar Hüseyin ERKAN |
| Cuma, 01 Mayıs 2009 10:28 |
|
Sevdiklerin Kadar İyisin Nefret Ettiklerin Kadar Kötü Hüseyin ERKAN Dilem Yayınevi Genel Yönetmeni borazanı olamam bir zalimin atına binemem kılıcını kuşanamam babam bile olsa kral bile olsa haksızlık yapan kellemi kesseler alkışlayamam. H. E. Toprak altından çıkarılan onca silâh ve cephaneye ve yayımlanan “darbe günlükle-ri”ne rağmen, “Ergenekon Davası”nın “yalan”, “yanlış” “uydurma” ve “siyasî” bir dava olduğunu savunanlar var hâlâ. Öyledir veya değildir. Konu adalete havale edildiğine göre, söz bize düşmez artık. İddianame okunacak, avukatlar savunmalarını yapacak, tanıklar dinlenecek, belgeler incelenecek, yasalar ne emrediyorsa, bağımsız yargıçlar ona göre bir hüküm verecek. Şu ya da bu nedenle yargıçların yanlış hüküm vermeleri her zaman mümkündür. Bu tür bir yanlışlığı önlemek için insanlar (toplumlar, ülkeler) yüksek mahkemeler kurmuşlar. Bilindiği gibi, bizde bu işe bakan yüksek mahkeme Yargıtay’dır. Davalı da davacı da, il ve ilçelerdeki mahkemelerin verdikleri hükmü beğenmezlerse, Yargıtay’a giderler. Bu işin yaygın adı “temyiz etmek” ya da temyize gitmektir. Hukukçu değilim ama herkes kadar ben de bilirim, basit hukuk kurallarını: Yargıtay, dosyayı inceleyip karara itiraz edenleri de dinledikten sonra ya hükmü “ya-salara uygun olarak karar verilmiştir.” diye onaylar, ya da gerekçesini belirtip davanın yeni-den görülmesine karar vererek bozar. Yargıtay, mahkemenin hükmünü onayladıktan sonra, taraflardan biri, verilen hükmün yine de adaletsiz olduğuna inanırsa, bu kez Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) gidebilir. Dolayısıyla, eskiden olduğu gibi, falanca güçlü kişi ya da iktidarı zorla ele geçiren darbeci falanca silâhlı güç istiyor diye, kimi insanları, suçu günahı olmayan kişileri kolay kolay asamazsınız artık. O nedenle, ön yargılarımızı bir yana bırakarak, biraz sabırlı olup davanın sonucunu bekleyelim; derim ben. Mümkündür ki, bu arada çok sevdiğimiz bazı siyasîler, bürokratlar, subaylar, paşalar, gazeteciler, yazarlar da sanık olarak gözaltına alınabilir, tutuklanabilir, yargılanabilir. Bunu da olağan karşılamak gerekir. Her gözaltına alınan, her tutuklanıp yargılananın ille de suçlu olması gerekmeyeceği gibi, her dürüst, her namuslu, her çalışkan ve vatanseverde hiç suç işlemez anlamına gelmez.
Gerçekten de bir insan çok zeki, çok çalışkan, çok dürüst, çok insancıl olabilir. Ayrıca, vatanını ve milletini herkesten daha çok seviyor da olabilir. Böylesine “iyi bir insan”, serbest seçimler sonucu iktidar olmuş bir partiyi, TBMM’yi ve onun meşru hükümetini darbe yaparak yönetimden uzaklaştırmak isterse, yasalarımıza göre suç değil midir bu? O, memleketine kötülük olsun diye değil, iyilik olsun diye yapmak istiyor bunu ama sonuç değişir mi? Enver Paşa ve Tâlat Paşa da, kötülük olsun diye değil, aksine iyilik olsun diye sok-tular Osmanlı Devleti’ni I. Dünya Savaşı’na ama sonucu biliyorsunuz, hesap vermeyi bile göze alamadan kaçmak zorunda kaldılar memleketten. Darbelerden çok zarar gördü bu devlet, bu millet. Nice acılar yaşadık her birimiz. Nitekim İttihat Ve Terrakî Cemiyeti ile bu cemiyetin güçlü yöneticileri Talât Paşa, Enver Paşa ve Cemal Paşa’lar da bir darbe sonucu iktidarı ele geçirdiler. Zararlarından başka ne faydaları oldu? Asla girmememiz gereken bir savaşa sokarak bizi, yüz binlerce gencimizin kara top-rağa girmesine sebep olup koskoca imparatorluğu param parça ettiler. Hem devlete, hem millete yazık ettiler, hem kendilerine… 27 Mayıs’ı “Ak Devrim” diye yutturdular bize uzun yıllar. Pekiyi “ak devrim”di de on yıl sonra 12 Mart darbesi niye oldu? Darbe yapmakla sorunlar çözülüyor olsaydı, 1980’de 12 Eylül darbesi niçin olsun- du ki? Demek ki hiçbir darbe, hiçbir sorunu çözmüyor. Aksine, her darbe, eski sorunların üstüne yeni sorunlar ekliyor, yeni sorunlar üretiyor. 12 Eylül darbesi değil midir, PKK’yı başımıza belâ eden? Onca yıldır, kaybettiğimiz on binlerce can ve yüz milyarlarca doların hesabını kim-seden soramıyoruz hâlâ. “Vatan sağ olsun!” diyerek toprağa gömdüğümüz suçsuz günahsız gençlere, onların ailelerine, yakınlarına yazık değil mi? Geçen hafta bir günde 10 can birden gitti. Dışarıdan bakıp “vatan için şehit oldular” diyerek nutuk söylemek “şehitler ölmez!” diye sloganlar atıp bağırmak kolay ama ateş düştüğü yeri yakar. “Gelin, oturup sakin sakin konuşarak, anlaşarak şu soruna bir çözüm yolu bula-lım.” diyenlere eski ezberlerimizi okuyarak saldırıya geçiyoruz hemen. Böylece hiçbir sorunumuzu çözmeden üst üste koyarak sorunlar yığını haline getir-meyi, sonra da: “Türk’ün Türk’ten dostu yoktur.” demeyi marifet sanıyoruz. Kendi kendimizin pek dostuyuz da sanki!.. Fenerbahçeliler Galatasaraylılarla, Galatasaraylılar Beşiktaşlılarla, Beşiktaşlılar Trabzonsporlularla dost mu? Sünniler Alevilerle, Şafilerle, Hıristiyanlarla, Musevilerle ne kadar dost?.. Ya siyasî partilerimiz? Ana muhalefet partisi iktidar partisine düşman, her ikisi de MHP’ye ve DTP’ye… Bayramlarda bile bir araya gelemiyorlar. Mecburen gelseler bile uygar insanlar gibi el sıkışıp konuşamıyorlar. DTP’ye “bölücü” diyorlar ama en büyük bölücülüğü kendileri yapıp bu partinin milletvekillerine selâm bile vermiyorlar.
“İmtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kütleyiz.” diye övünüp marşlar söylemeye bayılı-yoruz ama bu güzel hedefe ulaşmak için gerekli yasa değişikliklerini yapmaya yanaşmıyoruz. Aksine, başkaları değil ama biz imtiyazlı olalım diye çırpınıyoruz. Geçmişte şu ya da bu yolla elde ettiğimiz imtiyazları bırakmamak için direniyoruz var gücümüzle. Şöyle giyindiğimiz, cebimizde birkaç diploma taşıdığımız ve kırk yıldır da şu gazeteden başka bir şey okumadığımız için kendimizi “aydın” sanıyoruz ama bizim gibi düşünmeyen herkesi düşman sayıyoruz. Pekiyi, biz başkalarını düşman kabul edip onlara hakaretler ederek saldırırken, onlar bizi dostça karşılayıp güler yüzle niçin kucaklasınlar ki? Kendimizle dost, kendimizle barışık olmalıyız önce. Kendisiyle dost, kendisiyle barışık olmayan, başkalarıyla nasıl dost olsun ki? “Sevdiklerin kadar iyisin, nefret ettiklerin kadar kötü” diyen Can Yücel’den iki dize ile bitirelim bu yazıyı: “Güneşin doğuşundadır, doğa’nın sana verdiği değer Ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın.” Bu makaleyi sitenize eklemek icin tiklayin.Makaleyi sitenize eklemek icin asagidaki kodu, kopyalayip, sayfanize yapistirin. Preview : Powered by QuoteThis © 2008 |
| Cuma, 01 Mayıs 2009 10:30 tarihinde güncellendi |
Yorumunuzu ekleyin
Giriş Formu
Kimler Sitede
Şu anda 68 ziyaretçi çevrimiçiAnket
Sözün Gücü
Son Videolar
| Sigaramın Dumanına Sarsam 2010-07-26 15:16:27 |
| Hoşçakal 2010-07-26 14:52:17 |
| Tv Net Gazze Fragman 2010-07-19 01:23:24 |
| Aytekin ATAŞ - Mecnunum Leylamı Gördüm 2010-07-13 22:54:46 |
| Değdi Saçlarıma Bahar Gülleri - Mediha Emel Aksoy 2010-07-13 05:27:16 |
ANALİZ
Google Analytics Verilerine göre
9 Şubat 2006 / 28 Mayıs 2010
tarihleri arasında
İDEAL DÜŞÜNCE'ye
101
farklı ülkeden
112007
kullanıcı
156317
ziyaret gerçekleştirmiş
414149
sayfayı görüntülemiş
ortalama olarak sitede
4 dakika 02 saniye
geçirmişlerdir.
İstatistikler
Üye : 129İçerik : 2131
Web Bağlantıları : 331






![]() | Bugün | 589 |
![]() | Dün | 732 |
![]() | Bu hafta | 3689 |
![]() | Geçen Hafta | 6181 |
![]() | Bu Ay | 26135 |
![]() | Geçen Ay | 27075 |
![]() | Toplam | 267138 |
IP: 38.107.191.81
,
Bugün: Tem 30, 2010









































