| HİÇ KİMSE HİÇBİR ŞEY SÖYLEMİYOR |
|
|
|
| Yazar Hüseyin ERKAN |
| Perşembe, 09 Temmuz 2009 15:32 |
|
HiÇ KİMSE HİÇBİR ŞEY SÖYLEMİYOR Hüseyin ERKAN Dilem Yayınevi Genel Yönetmeni tuhaf bir adamım ben ağlarım yana yana yüreğim hep mazlumlardan ezilenlerden yana (H.E.)Ömür boyu yolu okuldan, kışladan, karakoldan geçmemiş insan olabilir mi?
Bırakın köyde, kentte, kasabada… Dağ başında yaşıyor olsa bile… Okul… Eskiden, altı-yedi yaşından itibaren tanışırdık; okulla, öğretmenle. Şimdilerde üç-dört yaşlarında tanışmaya başladı çocuklarımız: Anaokullarında, ana sınıflarında… “İlle eğitim; ille eğitim!..” “Önce eğitim; önce eğitim!..” diyenler için sevindirici bir gelişme elbette bu. Hele hele, yıllarca yazılıp çizildikten sonra, gelişmiş ülkelerden örnekler verilip ısrarla savunulduktan sonra, zorunlu eğitimin sekiz yıla çıkarılması, geç kalınmasına rağmen, yerinde bir karar olmuştur. Olmuştur da, yeterli mi?.. Değil elbette… Başka ülkeler yerlerinde saysalar, biz onara kolayca yetişeceğiz; hatta geçeceğiz de… Ne biçin yaratmışsa onları Tanrı, bir türlü durdukları yerde durmuyor ki bu kâfirler! Her gün bir yenilik yapıyor; her gün bir îcat çıkarıyorlar. Biz daha sekiz yıla çıkarmadan “mecbûrî öğretimi”, 12 yıla çıkarıverdi onlar. Namussuzlar!... Biz yetişmeyelim diye, sürekli kaçıyorlar! Yüz yıllardır, onları hep arkadan takip ettiğimize göre, -geliş gidiş, sonunda- biz de öyle yapacağız da… Ama öyle hemencecik de boyun eğivermeyiz her yeniliğe. Öyle güzel bahaneler bulur; bulamasak da uydururuz ki, sonunda hiç kimseyi inandıramasak bile biz kendimiz inanırız. Gerçekten de, özellikle son iki yüz yıllık tarihimizi incelediğimizde açıkça görürüz ki, ilk başlarda şiddetle karşı çıktığımız her yeniliğe ve yeni düşünceye, sonradan öyle bir dört elle sarılmışız ki!.. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu… İlle de her fikrin yobazı olmak mecburiyetindeymişiz gibi sanki! Söz gelişi, yüz yıl önce, kadınlarımız başlarını açarlarsa, gökyüzü başımıza çöker diye korkmuşuz; korkutmuşuz; bugün kapatırlarsa diye… Dün, “isteyen açsın” demekten ödümüz kopmuş, bugün, “isteyen kapatsın” demekten… Birçok insan, birçok iyi niyetli dost; “bunlar farklı şeyler” diyor; ama değil, aynı kafa… Bakmayın siz: “Cumhuriyeti kurduk; şu devrimi yaptık; bu devrimi yaptık” diye övünüp durma-mıza. Evet, şekilde birkaç devrim yapmışız gerçekten, yapmışız da… Asıl zor olan, asıl gerekli olan “zihniyet devrimini” yapamamışız. Tamam; Araplar gibi: “Elif, be” deyip sağdan sola yazarken, Avrupalılar gibi; “A, B” deyip soldan sağa yazmaya başlamışız. Evet, “mektep”e , “okul”, “hoca”ya “öğretmen”, “medrese”ye “üniversite”, “müderris”e, “profesör” demişiz de, hangi sorunumuzu çözmüşüz böylece? Dün, Kur’an’ı ezberletiyormuşuz; bugün, onun yerine konmuş başka kitapları… Dün, hoca ve müderris ne derse doğru imiş; bugün, öğretmen ve profesör ne derse… Çok geç de olsa şunu anladım ki ben; “inkılâp” diye, “devrim” diye bir şey yok. Başka tarihleri pek bilmem ama en azından bizim tarihimizde yok… Biliyorum; pek çok dostum, kızacak böyle söyledim diye bana, ama ne yapayım; kızarlarsa kızsınlar. Ya da kızmadan önce, birazcık düşünsünler… Tuhaf bir huyumuz var… Bizim bildiklerimizi bize tekrar eden insanları takdir ediyoruz hep. Aksi olması gerekmez miydi oysa? Benim kırk yıldır bildiğimi, dahası söyleyip yazdığımı tekrarlayan birinin ne faydası olur bana? Benim bilmediğim, benim düşünemediğim, söylemediğim, ya da düşünüp de söylemeye cesaret edemediğim yeni bir şeyler söylemeli ki karşımdaki, bir katkısı olsun bana. Değil mi ama?.. Bakınız, ne demiş adamın biri: “Herkes aynı şeyi söyleyip duruyorsa, hiç kimse hiçbir şey söylemiyor demektir.” “İlle de bir ilkemiz olsun” diyorsak; bence bu sözü ilke edinmeliyiz kendimize. Onca ulusal bayramımız var… Dolayısıyla onca tören yapar, onca nutuk atar dururuz. Söyler misiniz lütfen; kırk yıldır, elli yıldır dinlediğimiz nutukların, ne farkı vardır birbirinden? Sonra da deriz ki: “-Ulusal bayramlara gerekli ilgiyi göstermiyor halkımız.” Kendini eleştirmekten korkanlar, başkasını eleştirir hep. Vur abalıya!.. Onca yıldır aynı şeyleri duymaktan bıkıp usanmış bu halk. Törenimize gelip de ne duyacak? Ne öğrenecek bizden? Zaten hepsi ezberlerinde… Demem o ki, mecburî eğitimi 12 yıla çıkarsak bile, bu baskıcı, bu ezberci yöntem devam ettiği sürece, diplomalı sayısı artar ama fazla bir şey değişmez. Gerçekten değişmez, çünkü çocuklarımızı ve gençlerimizi eğitsin diye görevlendirdi-ğimiz öğretmenlerin de eğitime ihtiyacı var… Herkesten daha önce, herkesten daha çok da onların… Öğrencisine ”salak” diyen, “ahmak” diyen, “geri zekâlı”, “gerzek” ya da “herhalde dayak istiyor senin canın” diyebilen “sözde öğretmenler”den ne beklersiniz siz? Her sabah: “Küçüklerimi sevmek, büyüklerimi saymak…” diye içtiğimiz ve içir-diğimiz “and”ın kimseye bir yararı olmuyor demek ki. Kışlalarımızın, karakollarımızın bir farkı var mıdır okullarımızdan? Bana sorarsanız, yoktur; olamaz. Öğretmenleri iyi eğitilmemiş bir ülkenin, subay, astsubay ve polislerinin çok iyi eğitildiğini nasıl iddia edebilirsiniz ki? Buyurun, bir haber okuyalım önce: “İstanbul Vergi Mahkemesi hâkimlerinden Okan Okyay, 2008’de kısa dönem vatanî görevini yapmak üzere İzmir’e gitti. Buca İlçe Jandarma Komutanlığı’nda er olarak vatanî görevini yapan hâkim, evrak teslimi için gittiği İzmir İl Jandarma Komutanlığı’nda evrakları kıdemli astsubay başçavuş Kemal Gülsever’e vermek istedi. Ancak Gülsever, “Ben şube müdürüyüm. Salak mısın, çık dışarı, defol” diye azarladı. Hâkim, vatanî görevini tamamladıktan sonra, odada bulunan kısa dönem bir askeri de tanık gösterip Gülsever’den davacı oldu.” Oldu olacak, devamını da okuyalım: “Hâkimi haklı bulan mahkeme, astsubay Kemal Gülsever’i 3 bin TL manevî tazminat ödemeye mahkûm etti. Ayrıca tazminatın “salak” sözünün söylendiği tarihten itibaren yasal faiziyle birlikte ödenmesine karar verildi.” (*) Bu haberin başlığı da “ ‘Salak’ Diyen Komutana 3 BİN TL Tazminat Cezası” … Demek ki, birçoğumuz gibi, astsubay Gülsever’e de hiçbir yararı olmamış o “and”ın. Ne iyi etmiş, hâkim Okan Okyay! Bu ceza, Astsubay Gülsever’e insanları (hele hele de astlarını) sevmeyi öğretir mi acaba? Ya da hiçbir işe yaramayan şu “and”ı kaldırıp atsak mı yoksa?
Bu makaleyi sitenize eklemek icin tiklayin. Makaleyi sitenize eklemek icin asagidaki kodu, kopyalayip, sayfanize yapistirin. Preview : Powered by QuoteThis © 2008 |
| Salı, 21 Temmuz 2009 15:41 tarihinde güncellendi |
Yorumunuzu ekleyin
Giriş Formu
Kimler Sitede
Şu anda 62 ziyaretçi çevrimiçiAnket
Sözün Gücü
Son Videolar
| Sigaramın Dumanına Sarsam 2010-07-26 15:16:27 |
| Hoşçakal 2010-07-26 14:52:17 |
| Tv Net Gazze Fragman 2010-07-19 01:23:24 |
| Aytekin ATAŞ - Mecnunum Leylamı Gördüm 2010-07-13 22:54:46 |
| Değdi Saçlarıma Bahar Gülleri - Mediha Emel Aksoy 2010-07-13 05:27:16 |
ANALİZ
Google Analytics Verilerine göre
9 Şubat 2006 / 28 Mayıs 2010
tarihleri arasında
İDEAL DÜŞÜNCE'ye
101
farklı ülkeden
112007
kullanıcı
156317
ziyaret gerçekleştirmiş
414149
sayfayı görüntülemiş
ortalama olarak sitede
4 dakika 02 saniye
geçirmişlerdir.
İstatistikler
Üye : 129İçerik : 2131
Web Bağlantıları : 331






![]() | Bugün | 593 |
![]() | Dün | 732 |
![]() | Bu hafta | 3693 |
![]() | Geçen Hafta | 6181 |
![]() | Bu Ay | 26139 |
![]() | Geçen Ay | 27075 |
![]() | Toplam | 267142 |
IP: 38.107.191.84
,
Bugün: Tem 30, 2010









































