| Yolculuk Ne Zaman Komutan? |
|
|
|
| Yazar Vedat ÖZCAN |
| Pazar, 04 Nisan 2010 21:28 |
|
BİR MÜNZEVİNİN NOT DEFTERİNDEN Yolculuk Ne Zaman Komutan? Vedat ÖZCAN "Çok acelem var o yüzden bana acele çay!” diyerek yan masaya oturan adam, daha ikinci nefesini almadan: “Yolculuk ne zaman komutan?” diye bir soru sordu. Soru ilk sorulduğunda üzerime alınmamıştım. Aynı soru, sakallı ve neşeli adam tarafından ikinci kez tekrar edilince, merak saikiyle başımı önümdeki dergiden ister istemez kaldırıp muhatabın ben olduğunu anladım ve: “Belli bir zamanı yok. Her an başlayabilir!” diye cevap verdim. Aldığı cevapta, riyakârlık olduğunu düşünmüş veya bir kinaye sezmiş ya da verilen cevabı anlamsız bulmuş olacak ki, kendisine “acele çay” getiren sâkisine aynı acelecilikle döndü. İşaret parmağı ile beni gösterdi ve yüzüne hafif alaycı bir ifade takınarak: “Her an başlayabilir diyor!” diye sürdürdü neşeli halini. Başımı okuduğum dergiden kaldırdığımda, sakallı ve neşeli adam tepemde dikilmiş, mekanın kasadarına çayın parasını ödemiş, belki de “Çok acelem var o yüzden bana acele çay!” cümlesinin sahibi olduğunu iyice hissettirmek için acele adımlarla, mekanın çıkışına doğru ilerledi. Aniden bana döndü, sağ elini kaldırdı ve “Hayırlı yolculuklar!” dedi. Herkesin avazı çıktığı kadar bağırarak konuştuğu ve diz dize oturduğu o mekanda sesini duyuracak kadar yüksek sesle ifade etmişti temennisini. “Meczup mu?” dedim “Hayır” dediler “Veli mi? dedim “Hayır!” dediler “Araf’ta o zaman” dedim, anlam veremediler! Velilik ile delilik arasındaki ince çizgide belli ki! Aradan çok uzun zaman geçmeden, başımı okuduğum dergiden kaldırıp gayr-i ihtiyarı çevirdiğimde, “acele çayını” içip kalkan sakallı ve neşeli adamın kalktığı masaya yeni oturmuş adamla göz göze geliverdim. Göz göze gelmemiz kendisine cesaret vermiş olacak ki, her halinden uzunca süredir emekli olduğu anlaşılan adam “Selamün aleyküm hemşehrim!” deyiverdi. “Ve aleyküm selam!” diyerek karşılık verdim ve artık klasikleşmiş ve her selamdan sonra sorulması farz olan o malum soruyu beklemeye başladım. Beni çok uzun süre bekletmedi yeni muhatabım: “Memleket nere?” Bu soruya hazırlıklı olduğumu düşündüm. Vereceğim cevaptan sonra, yeni bir soru sorulmasının önüne geçmek ve muhatabımın susmasını umarak, biraz da kinayeli bir biçimde “Hemşerim dedin ya!” diye cevap verdim ve önümdeki dergiye gömüldüm. Herhalde bugün, alınması gerekmeyenlerin alındığı, alınması gerekenlerin de alınmadığı bir gün olmalı… Tezkiretü’ş Şuarâ’dan çeşitli şairlerin hayatlarının alıntılandığı yazıda, tam da fahrî hemşeri ilan ettiğim Hasbi’nin hayatını okumayı bitirecekken, yeni muhatabım ilk selamın ardından beklenen ikinci soruyu sordu ve mahremime bir soru daha düşürdü yan masadan: “Hemşehrim neyle meşgülüz?” “Seninle” diyecektim ki, saygısızlık olacağını düşünerek böyle bir cevaptan vazgeçtim. Muhatabımın zeka seviyemden kuşkulanması ihtimalini aklıma getirip, göze alarak, hatta umarak, önümdeki dergiyi gösterdim ve “Tezkire” ile dedim. Verdiğim cevaptan sonra hem kendime hem de adama acıdım. Ama cevabımın karşılığı “sükût”tan başka bir şey olmadı ve adamcağız biraz önceki tavrını sürdürüp, o geniş gönlünde, kinayeli cevaplarımı eriterek, yan masaya döndü: “Selamün aleyküm hemşehrim!” dedi. Bilmek değil de en azından bilmeyi istemek, pek de bana yakışmayan bir tarzda, beni mahremime tecavüz eden sorulardan bir kez daha kurtarmıştı. Kurtardı kurtarmasına ama kimin umurunda? Adamcağız, yan masada oturanlardan koparabildiği zoraki bir “aleykümselam” cevabından sonra, sorduğu her soruyu “sessizliğin derinliklerine” gönderdi. O an fark ettim adamın içine düştüğü yalnızlığı! Ve bir şey daha fark ettim ki, bugün, tek başına kalmış insanlardan, yalnız görünen insanların mahremine düşen benzeri sorulara defalarca şahit oldum. Tek başına kalmış bir insanı yüzüstü bırakan ve “hep yalnız görülen bir adam” olarak, biraz da utanarak kalkıp uzaklaştım oturduğum mekândan. Nasılsa acelem yok! Yetişmem gereken ne bir yer ne de bir mekân var! Bu yüzden yavaş atıyorum adımlarımı, acelesi olan ve telaşı hiç bitmeyen şu dünyada. Attığım her adımda tek başına kalmışlıktan, yalnızlığa, yalnız bırakılmışlıktan, tek başına kalmışlığa ilerlediğimizi fark ederek! Nedense Kafka’nın, bir sabah uyandığında böceğe dönüşen kahramanı geliveriyor aklıma!
“Uzaklaşıyorum kırkım biterken kendimden” diyesiymiş Hüseyin ALEMDAR bir şiirinde. Kırkıma daha birkaç sene olduğu için bilemem, kırkı biterken insan kendinden uzaklaşır mı uzaklaşmaz mı? Ama bildiğim bir şey varsa, toplum olarak, hangi yaşta olursak olalım, birbirimizden uzaklaşıyoruz. Daha böceğe dönüşmedi insanımız ama belli ki tek başına! Makaleyi sitenize eklemek icin asagidaki kodu, kopyalayip, sayfanize yapistirin. Preview : Powered by QuoteThis © 2008 |
| Salı, 13 Nisan 2010 22:45 tarihinde güncellendi |
Yorumunuzu ekleyin
Giriş Formu
Kimler Sitede
Şu anda 55 ziyaretçi çevrimiçiAnket
Sözün Gücü
Son Videolar
| Kara Kız 2010-09-04 23:59:58 |
| Çıkayım Gideyim 2010-08-30 02:38:18 |
| Yalgızam Yalgız - Reşid Behbudov 2010-08-30 01:53:07 |
| Çıkayım Gideyim 2010-08-30 00:39:41 |
| Kağıt 2010-08-27 22:25:13 |
ANALİZ
Google Analytics Verilerine göre
9 Şubat 2006 / 30 Temmuz 2010
tarihleri arasında
İDEAL DÜŞÜNCE'ye
101
farklı ülkeden
119040
kullanıcı
165094
ziyaret gerçekleştirmiş
432901
sayfayı görüntülemiş
ortalama olarak sitede
3 dakika 56 saniye
geçirmişlerdir.
İstatistikler
Üye : 135İçerik : 2202
Web Bağlantıları : 331






![]() | Bugün | 615 |
![]() | Dün | 703 |
![]() | Bu hafta | 615 |
![]() | Geçen Hafta | 5628 |
![]() | Bu Ay | 4377 |
![]() | Geçen Ay | 22887 |
![]() | Toplam | 295300 |
IP: 38.107.191.82
,
Bugün: Eyl 06, 2010











































