You are here:   İdeal Düşünce Yazarlar Göbeğini Kaşıyan Adam On Dördüncü Yazı- Ok, Okçuluk, Okmeydanı Ve Okmeydanı Araştırma Hastahanesi

Yazarlarımızın Eserleri

JT Slayt Gösterisi modülü resimleri yüklüyor. Lütfen bekleyiniz...
Entegre Muhafazakar - Vedat ÖZCANDiyaloğun Acı Meyveleri - Vedat ÖZCANHikayelerle Karakter Eğitimi - Vedat ÖZCANBelediyelerde Proje Yönetimi - Akif ÇARKÇIKent Yönetimine Farklı Bakışlar - Akif ÇARKÇIYaşamak Zamanı - Hüseyin ERKANCam Kırığı Sancım - Türkan ASLANYerel Siyaset Üzerine Söyleşiler - Akif ÇARKÇIUlusal Kalkınma İçin Yerel Teklifler - Akif ÇARKÇIYeni Kamu Yönetimi Çağında... - Akif ÇARKÇIAkıl Eğitimi - 1 Teori - Haki DEMİRAkıl Eğitimi - 2 Pratik - Haki DEMİRAklı Geliştirmenin Yolları - Haki DEMİRAklı Güçlendirmenin Yolları - Haki DEMİRBeyni Güçlendirmenin Yolları - Haki DEMİRHayata Karşı Mukavemet Usulleri - Haki DEMİRİnsanları Keştefmenin Yolları - Haki DEMİRMukavemet Merkezleri - Haki DEMİRZekayı Kullanabilme Metodu - Haki DEMİRLatifeler&Letaif - Ebubekir AYTEKİN

Anket

Anayasa değişikliği oylamasında oyunuz ne olacak?
 
On Dördüncü Yazı- Ok, Okçuluk, Okmeydanı Ve Okmeydanı Araştırma Hastahanesi PDF Yazdır E-posta
Yazar Göbeğini Kaşıyan Adam   
Perşembe, 11 Eylül 2008 20:38
0.0/5 (0 oy)
On Dördüncü Yazı- Ok, Okçuluk, Okmeydanı Ve Okmeydanı Araştırma Hastahanesi
 
Kıymetli, azametli, mahabetli ve dahi şecaat sahibi okur!
Yaklaşık bir haftadır elime kalem alıp, siz kıymetli okurlarıma bir şeyler anlatamamanın ızdırabı ile hayat-ı sefilanemi sürdürmekteydim. Nasip bugüneymiş efendim.
Kıymetli okur!
Ben adem bu yazıda,  birkaç gün evvel Okmeydanı’na kıymetli zevcemi muayene ettirmek için gittiğimde şahit olduğum bazı can sıkan vukuatı kaleme almak niyetindeyim. Niyetindeyim amma yine araştırmacı-yazar damarım kabardığı için evvela sizlere okçuluk ve ok meydanları hakkında, biraz da sabrınıza güvenerek birkaç kelam edecek, ardından ben ademin ve kıymetli zevcemin beraberce yaşadığımız elim vukuatı özetle aktarmaya gayret göstereceğim. O yüzden sabrı diyor ve başlıyorum…
Malumunuz olduğu üzere ok sık sık bulmacalarda karşımıza çıkan ve karşımıza çıktığında da “ne var bunu bilemeyecek” diyerek, büyük bir kibir ve gurura kapılarak cevabını hemen verdiğimiz eski bir savaş aracıdır. Eski bir savaş aracı olan bu ok, bugünlerde okçuluk nam-ı ile sportif amaçlarla kullanılmaktadır.
Kıymetli okur!
Malumunuz bu ok denilen eski savaş aracının ucu ve sapı sivri bir demir başlıktan müteşekkildir. Uzunluğu, ağırlığı ve genişliği yaya göre değişir. Yine malumunuz olduğu üzere her ok her yayda kullanılmaz. Bu okun atıldığı yay ise eskiden manda boynuzundan yapılırken daha sonraları ağaç, maden ve başka değişik maddelerden yapılır olmuştur.
Okun başında bulunan ok başı, ilk önceleri çakmak taşından yapılırmış. Sonraları herhalde çakmak taşı üretiminde sıkıntı yaşanmış olacak ki, bronz, demir ve çelikten yapılır olmuş. Düzelteyim efendim! Çakmak taşı üretiminde yaşanan sıkıntıdan çok galiba diğer maddelerin daha ölümcül etkiler yarattığı anlaşıldığı için çakmak taşı terk edilmiş. İnsanoğlu işte, yaşamak için değil de daha çok öldürmek için uğraş vermekte.
Efendim!
Ok başı küçük ve kemikli olan oklara “peşrev” denilirmiş. Ok başının böyle sert maddelerden yapılmasının nedeni de okun havada düz uçmasını temin edip gireceği yere de derin girmesini sağlamakmış. Bu parçaya da “temuren” ya da “temren” denilirmiş. Okun havada düzgün uçmasını sağlamak amacıyla alınan diğer bir tedbir de okun üzerine kuş tüyleri ve kanatçıklar yerleştirmekmiş. Bu kuş tüyleri ve kanatçıklara da “yelek” adı verilirmiş. Ok sapının arka ucunda, yay ipinin üzerinde durup, yayı kuvvetle çekmeye yarayan bir kertik bulunduğunu da hatırlatarak geçeceğim.
Oklar boyları itibariyle de üçe ayrılırmış.
“Tarz-ı has” oklar, ok sapının boğazı ince ve uzunluğunun üçte bir yerinden başlayarak kalınlaşan, sonra da baldıra doğru incelen oklara denilirmiş.
“Kiriş endam” oklar ise boğazı, göğsü ve baldırı aynı incelikte oklara verilen isimmiş.
“Şem endam” oklar ise boğazı ince, uzunluğunun üçte biri tok ve sonra giderek incelen oklara verilen isimmiş.
Ok boyları ise yirmi santimden iki metreye kadar değişirmiş.
Ok silahı çam ve gürgen başta olmak üzere muhtelif ağaçlardan yapılırmış. Kayın ağacından yapılan oklara “hadenk” denilirmiş.  Okçu taifesinin kullandıkları bu oklar, İstanbul, Edirne, Bursa gibi pek çok şehirde bir araya gelerek büyük çarşılar teşkil etmiş olan ok imalatçıları tarafından üretilirmiş.
Yukarıda ismi geçen ağaçlardan elde edilen parça bu imalatçılar tarafından önce kurutulur, sonra ikişer santim kalınlıkta kesilir ve “kuştere” denilen aletle düzeltilerek belli bir kıvama getirilirmiş. Bu hale getirilen malzeme hemen kullanılmazmış kıymetli okur. Biraz daha, yaklaşık iki ay daha sabrederler, bu malzemeyi bekletirler, ardından mutedil sıcaklıktaki bir fırına verirler ve orada sararıncaya kadar bırakırlarmış. Bu hararet meselesi işin “püf noktasını” teşkil edermiş. Şayet hararet az olursa ağırlığını muhafaza edip hareketi yavaşlar, tam tersine hararet fazla olursa bu sefer de ağaçlar kavrulabilirmiş. Kıymetli okur meselenin hitama erdiğini ve ok denilen silahın kullanıma hazır hale geldiğini zannediyorsa yanılır. Zira fırından çıkartılan ağaçlar havadar ve rutubetsiz bir yerde on gün sonra yine rutubetsiz bir mahzende üç beş sene bekletilip ok yapmaya uygun hale getirilirmiş. Gördüğünüz gibi kıymetli okur, yayın ucuna takıp fırlatılıveren bir okun yapım hikayesi böyle.
Efendim ok denilen savaş aracı malumunuz olduğu üzere biz Türkler’in milli silahıdır. Hatta Oğuz kelimesinin oklar manasına geldiğini söyleyen dilbilimciler (linguistler) bile bulunmakta. Ok milli bir silah olmasının yanında, sembol olarak da kullanılagelmiş. Oğuzlar, Bozoklar ve Üçoklar diye iki kola, Göktürkler de on oklar diye on büyük kola ayrılmışlar. Yine Orta Asya’da yapılan arkeolojik kazılarda ele geçen oklar, ataların ok yapımında epey mahir olduklarının delili olarak sayılırmış. Dede Korkut hikayelerini okuyanlar bilir, bir Türk’ün alp, yani kahraman sayılabilmesi için uçan kuşları ok ile düşürmesinin şart olduğu belirtilir. Bu durumda kıymetli okur eğer bizden pek çoğu o dönemlerde yaşasaydı “alp” olmak için bayağı ter dökmemiz gerekecekti. Dua edin şimdi yaşıyoruz ve bugün malumunuz olduğu üzere kahraman olmak için öyle uçan kuşa ok atmaya gerek filan yok. Şimdilerin kahramanları “uçan kuşa ok” atmak yerine ona buna…. Tövbe estağfirullah.
Neyse efendim!
Siz şimdi meselenin nereye gittiğini merak etmekle meşgulsünüz. Farkındayım. Genelde benim sivri kalemimle yazdığım yazının buralarına gelindiğinde okur “dur bakalım mesele nereye gidecek?”diye kendilerine sual tevcih ederler. O yüzden bu suali kendisine yönlendiren kıymetli okura biraz daha sabır demek gerek. Bu suali sormayan okura da diyecek bir şey var okumaya devam…
Efendim Osmanlılar da bu oka ve okçuluk mesleğine acayip itibar eder ve ehemmiyet verirlermiş. O kadar ki orduda okçu bölükleri bulunurmuş. Fııışt diye ses çıkararak düşman üzerine savlet eden oklar, hem düşmanın kalbine korku salar, hem de okçu taifesinin iyi eğitim almış olmasından mütevellit düşman taifesinin kalbine de saplanırmış. Bu okçu taifesinin gayretleri pek çok savaşın kazanılmasına da vesile olurmuş.
Tabi kıymetli okur merak içinde bu ok atan yiğitler nasıl yetişirmiş sorusunu sormakta. Ben adem de bu sorunun gıyaben tevcih edileceğini ve şayet bu suale cevap verilmezse bu yazının eksik kalacağını bildiğimden o suale de cevap yetiştireceğim. Yoksa yaptığımız bunca araştırmanın ne anlamı kalır değil mi efendim!
Efendim bu yiğit okçular ok meydanlarında yetiştirilirmiş. Kayıtlara göre ilk ok meydanını Orhan Bey Bursa’da düzenlemiş. Ondan sonra Yıldırım Bayezid Gelibolu’da, Fatih ise İstanbul’da ok meydanları düzenlemiş. İstanbul’daki ok meydanlarının sayısı kayıtlara göre otuz kadarmış. İstanbul dışında Belgrad, Üsküp, Edirne, Bağdat, Kahire, Amasya, Şam, Diyarbakır ve Cidde gibi zamanın önemli merkezlerinde de ok meydanları düzenlenmiş.
Kıymetli okur!
Tarihçilerin bize aktardığına göre bu meydanlarda sadece ok talimleri yapılmaz, okçuların kondisyonlarını yüksek tutmak amacına dönük olarak, atletizm müsabakaları ve pehlivan güreşleri de yapılırmış.
Padişahlardan İkinci Bayezid, Genç Osman, Dördüncü Murat, Dördüncü Mehmet, Üçüncü Selim, İkinci Mahmud, Sultan Abdülaziz, vezirlerden Damat İbrahim Paşa ki kabri Okmeydanı’ndadır, Kemankeş Ali Paşa, Kemankeş Ahmet Paşa, Kemankeş Kara Mustafa Paşa ve Deli Hüseyin Paşa zamanın okçuluk şampiyonları imiş.
Ok talimleri rüzgarın cihetine göre yapıldığından böyle her rüzgara maruz yerler meydan olarak seçilmezmiş. Ok meydanlarının bakımı ile uğraşanlara “ihtiyar” denilirmiş. Her meydanın üç ihtiyarı olurmuş.
Maşallah bizim zamanımızda meydanların üç değil beş değil onlarca “ihtiyarı” var.
Neyse efendim bu üç ihtiyardan baş sorumlu olana “şeyhü’l-meydan” denilirmiş. Bu şahs-ı muhteremler bu vazifelerinin yanında aynı zamanda okçuluk tekkelerinin şeyhliğini de yaparlarmış. Şeyh’ül-meydan kemankeş pehlivanların en kabiliyetli, zeki ve dürüst olanlarından seçilirmiş. Eğer bugün böyle bir seçim yapmaya kalksak bayağı zorlanacağımız kesindir kıymetli okur. Kemankeşliğe yeni başlayacak olan adaylar onların oluru ile seçilirmiş.
Yine kaynakların aktardığına göre şeyh’ül-meydan ile menzil ihtiyarı ve mütevelli, meydanın ve okçuluğun bütün meselelerini, ihtilaflarını çözerlermiş. Bu meslekte ne gibi ihtilaflar oluyorsa! Bu zat-ı muhteremler ok meydanlarında talim yapanların imtihanlarını yaparlar ve gençleri okçuluğa teşvik ederlermiş.
Kıymetli okur!
Üç yüz metreye ok atabilen okçu “kemankeş” ünvanını alırmış. Okçuluk tekkesi, her sene altı Mayısta ok talimlerine başlamak için açılır, Pazartesi ve Perşembe günleri olmak üzere talimler altı ay devam edermiş. Okçular arasında gerçekleştirilen müsabakalara “koşu” adı verilirmiş. Müsabakalar için ok meydanlarına öğleden evvel gelinir, yemekler yenildikten  ve namazlar kılındıktan sonra müsabakalar başlarmış.
Müsabakalardaki atışlar, “mesafe atışı” ve “hedefe atış” olmak üzere iki çeşitmiş. Bir de “zarp vurma” denilen sert cisimleri delme yarışı yapılırmış.  Hedefe atışlarda hedef, tabla ya da puta denilen kalın meşinden yapılmış ve içi saman dolu cisimlerden yapılırmış. Tabla iki ayak üzerine sabitlenir ve isabeti haber vermek için de etrafına çıngıraklar konurmuş. 
Menzil atışına katılanlar ise meydan sorumlularından olan ihtiyarlar, dokuz yüzcüler, binciler ve bin yüzcüler diye dörde ayrılırlarmış. Meydan sorumlusu olan ihtiyarların kullandıkları oka “azmâyiş” ismi verilirmiş. Seksen gez aralıkta dikilmiş iki bayrak arasına düşmeyen oklar müsabaka haricinde tutulur, oku en uzağa atan kemankeş müsabakayı kazanırmış.
Kıymetli okur sakın ha okçuların öyle lalettayin ok attıklarını zannetmesin. Okçular ok atarken, sol dizlerini yere koyup sağ dizlerini kaldırırlar “ Ya Hak” diye salâ verip oku fırlatırlarmış. Bu pehlivanlar kesinlikle abdestsiz ok atmazlarmış. Müsabakayı kazanan kemankeşin boynuna çaprazvari bir şal takılır, okçular tekkesine götürülür, şeyhü’l-meyadin’in iltifatlarına mazhar olurmuş. Müsabaka için konulan  mükâfatı alırmış. Bu müsabakalarda öyle her önüne gelen benim param var, pulum var, çulum var diyerek mükâfat koyamazmış. Mükâfat koyma hakkı padişahlara, vezirlere ve şeyh’ül-meydanlara ait bir hak olarak kabul edilirmiş.
Efendim bu okçu taifesi kullandıkları aletlere oldukça hürmetkârâne davranırlarmış. Vallahi kıymetli okur, kim olsa, imalatı o kadar uzun zaman alan bir alete istese de istemese de hürmet etmek mecburiyetindedir. Bu okçu taifesi müsabakalardan sonra, yanlarında sürekli taşıyamayacakları için oklarını tekkelerinde bulunan dolaplarına koyarlarmış. Okçu taifesinin tekkeleri genelde iki odadan müteşekkil olur, bu odalardan birinde sohbet edilir, diğerinde ise yemekler yenilirmiş. Okçuluk sporunun ve tekkelerinin kendilerine ait kurallarına riayet etmeyen kemankeşler, okçuluktan tardedilmeye varan çeşitli cezalara da çarptırılırlarmış.
Kıymetli okur!
İşin malumat kısmına nihayet vermek üzereyiz. Son olarak attıkları okların menzil derecelerine göre tarihe geçmiş bazı meşhur kemankeşleri ve derecelerini yazıp asıl meseleye geleceğiz. Efendim kaynaklara göre bir gez 66 cm. imiş. Kemankeşlerin isimleri de hakikaten çok hoş…
Tozkoporan İskender. 1281 gez (845,4 m.)
Bursalı Sela 1271 gez (838,8 m.)
Solak Bali 1239 gez (817,7 m.)
Havandelen 1235 gez (815,1 m.)
Kaptan Sinan 1232 gez (813,1 m.)
Çullu Ferruh 1223 gez (807,1 m.)
Deve Kemal 1205 (795,3 m.)
Benli Karagöz 1161 gez (766,2 m.)
Arap kemankeş 1124 gez (741,8 m.)
Subaşı Sinan 1109 gez (731,9)
Kazzaz Ahmet 1037 gez (684,4 m.)
İşte böyle efendim.
Gelelim bizim başımızdan geçen elim vakıadan bahse….
Kıymetli okur!
Başta da ifade ettiğim gibi kıymetli zevcemin tedavisi için geçtiğimiz günlerde, zamanında inşa edilmiş olan ve şu anda bayağı yıpranmış olduğunu gördüğüm büyük hastanenin olduğu Okmeydanı’na vasıl olduk.  Köprü trafiği yoğun ama akıcı olduğundan vuslatımız umduğumuzdan kısa sürdü.
Efendim!
Hastahaneye gitmeden önce bu hastane-i muazzamada tedavi olmak isteyenler telefonla randevu almak mecburiyetindeler. Bu yüzden sakın ha telefonla randevu almadan bu hastane-i muazzamaya gitmeyin, eliniz boş dönersiniz. İnternet çağının içinde olduğumuz bugünlerde internetten de randevu alabiliriz diyenler olursa boş hayaller kurmaktan öteye gidemezler, zira bu hastanemizin böyle bir hizmeti bildiğim kadarıyla yoktur efendim. Telefona mahkumsunuz! Bu öyle bir mahkumiyet ki sabahın yedisinde başlayan randevu alma işlemi için sabah en geç 06:45’te telefon ahizesinin başında hazır bulunmanız farzdır. Saatler yediyi gösterdiği saniyeden itibaren de hiç ama hiç gecikmeden telefonunuzun tuşlarına basmaya başlayınız. Dikkat buyurunuz saatlerin yediyi gösterdiği saniyede dedim. Çünkü bu telefonla randevu alma işinde dakikaların değil saniyelerin ehemmiyeti var. Çünkü on dakika içinde bu devasa hastanenin yüzlerce polikliniğinin randevuları alınıveriyor efendim. Diyelim ki siz Allah’ın bahtı açık kullarındansınız ve ilk gün telefonla randevu alma başarısını gösterdiniz. Zannetmeyin ki aynı gün hastaneye tedavi olmaya gideceksiniz. Zannetmeyin çünkü siz ertesi gün için randevu aldınız.
Artık randevunuzu aldığınıza ve ertesi gün olduğuna göre hastaneye revan olma vakti gelmiş demektir. Yola koyuldunuz ve Okmeydanı denilen, bugün ise benim Betonmeydanı dediğim semte vasıl oldunuz. Yerini bilmiyorsanız otobüs şoförüne veya biletçiye “beni hastaneye gelince indir” demenize gerek yok çünkü biletçi avazı çıktığı kadar bağırıyor ve hastaneye geldiğimizi bize istemesek de haber veriyor.
Hastahaneye geldiniz. Hayırlı olsun. Gazanız mübarek olsun. Allah yardımcınız olsun.
Randevu aldığınız polikliniğin önüne geliyorsunuz. Muayene faslı işin en kolay ve “temiz” faslı. Asıl muhabbet bundan sonra başlıyor. Artık siz ok meydanlarında menzil yarışına katılmış kemankeşler gibi büyük bir müsabakanın içine düştüğünüzü, tahlil için başvuru yaptığınız mekana vasıl olduğunuzda anlıyorsunuz. Zira tahlil için bekleyen kemankeşler o kadar çok ki siz gidin Nişantaşı’na Ahmet Hakan’ın takıldığı cafelerden birine oturun, kahvenizi için, dönüşte de menzil yarışında birinci olmak için oku atmanız gereken mesafeyi hesap edin ve oraya birinci olduğunuzda dikeceğiniz bir nişan taşı dikin. Geriye döndüğünüzde göreceksiniz ki sizin sıranıza daha çok var.
Sıra size geldi ise memur ya da memure elinize bir evrak veriyor. Genelde tahliller hastane bünyesinde yapılıyor ama pek çok tahlili yaptırmak için hastane dışındaki laboratuarlara gitmek mecburiyetinde kalıyorsunuz. Yoksa işiniz epey uzayabilir. Bu memur ya da memurelerin elinize tutuşturduğu tahlil kâğıdının üstünde bir hekimin kartviziti oluyor. Memur ya da memure size diyor ki: “Bununla filanca laboratuara giderseniz işiniz daha çabuk görülür.” Tahlil kağıdına bir anlam veriyorsunuz ama, üstündeki kartvizite hiçbir anlam veremiyorsunuz. Sizin aklınız yine tahlil kağıdının üstündeki doktorun kartvizitinde kalıyor ve bu kartvizite bir anlam vermeye çalışıyorsunuz…
Ta ki memur ya da memurenin sizi yönlendirdiği laboratuara gelinceye kadar... Laboratuarda sizi Şeyh’ül-meyadin gibi oturmuş bir zat-ı muhterem ya da muhtereme karşılıyor. Siz kendinizi, yine ok meydanında yapılan müsabakalarda, menzil yarışına katılmış kemankeşler gibi hissediyor ve karşınızdaki laboratuar memuresinin, pardon şeyh’ül-meyadinin yanlış bir hareketinizle sizi tekkeden kovma ya da tazir cezasına çarptırma ihtimaline karşı onun kafasına göre belirlediği kurallara itiraz edemiyorsunuz. Bu kurallar o kadar esnek kurallar oluyor ki, bir ay önce 30 TL’ye çektirdiğiniz ultrason, bu seferki gidişinizde 40 TL oluvermiş. İtiraz ettiğinizde “a terbiyesize bak” tavrı ve edası ile zoraki suçunu kabul eden, böylece o an ve dakikada size karşı olan tavrı değişiveren ve daha da küstahlaşan laboratuar memuresine “istemeden teşekkür” ediyorsunuz. Aklınıza, okçuluk müsabakasına katılmış bir kemankeş olarak, bu zat-ı muhteremeyi, katıldığınız menzil yarışından çekilerek, hedef müsabakasına geçip hedef yapmak geliyor, ama “istemeden teşekkür” ediyorsunuz. Aklınız hala tahlil kâğıdının üzerine iliştirilivermiş olan hekimin kartvizinde… Laboratuarda işiniz bittiğinde elinize tutuşturulan tahlil kağıdının üzerindeki kartvizitin laboratuar memuresi tarafından alındığını fark ediyorsunuz. Bu kartvizitin alınmış olmasına hiç ama hiç bir anlam veremiyorsunuz…
Bütün bu işleri yaparken aklınıza bazı sorular gelirse ey kıymetli okur, bu soruları aklınızdan hemen kovun. Zira işin içinden çıkamazsınız. Ne gibi sorular mı? Bu koca hastanede neden bir ultrason cihazı yok? Ya da  var da neden yeterince yok? Bu tahlil kağıdının kenarında hekimin kartvizitinin işi ne? Ben kemankeş miyim? Bu müsabakayı kazanabilecek miyim? Bu meydan niye sahipsiz? Neden hastanenin etrafında bu kadar ultrason merkezi var? Koskoca İngiltere’nin tamamında üç beş yüz ultrason merkezi varken neden sadece İstanbul’da üç beş yüz ultrason merkezi ve laboratuar var? Bu tahlil kâğıdının kenarında hekimin kartvizitinin işi ne? Laboratuar memuresi biz çıkarken kartviziti niye aldı? Yoksa o da aynı hekime muayene mi olacak? Yoksa hekimle bir işi mi var?
Dedim ya. Bu soruları hemen aklınızdan kovun. Zira işin içinden çıkamazsınız çünkü daha yapacak çok işiniz var. Müsabaka uzun…
Efendim tahlilinizi yaptırıp tazir ve tenkitlerinizi aldıktan, haddinizi bildikten ve bir o kadar da söylendikten sonra hastaneye dönüyorsunuz. Dönüyorsunuz ki sizi muayene eden doktor ultrason sonucunuza bakıp bir teşhis koysun. Çok beklersiniz çünkü hekimin teşhisten sonra size ilaç yazabilmesi için sizin ayrı bir randevu almış olmanız gerekiyor. Çünkü size verilmiş ilaçların ve tedavi edildiğinizin hastane kayıtlarına geçirilmesi gerekiyor. Aklınız hala tahlil kağıdının kenarına iliştirilmiş hekimin kartvizitinde… Kartvizit neden laboratuar memuresi tarafından alıkonuldu sorusunda.
Efendim işinizi o gün hitama erdirip bu işkence-i kübraya bir kez daha maruz kalmamak için hastanenin şeyh’ül-meyadini olan zata  çıkıyor ve meramınızı anlatıyorsunuz. Şeyh’ül-meyadin eğer iyi bir zat ise izahatta bulunuyor. Tazir cezasına çarptırılma ihtimaliniz daha yüksek ona göre… Efendim bu iyi zatın izahatı özetle şöyle oluyor: “Mevzuat hazretleri öyle buyurdu. Yapacak bir şey yok.” Bu cevaba verebilecek bir cevabınız yok ise, ki genelde olmuyor, evinize avdet ediyorsunuz. Ertesi sabah telefonun başında beklemek ve randevu alabilmek için… Aklınız hala tahlil kağıdının kenarına iliştirilmiş ve laboratuar memuresi tarafından alıkonulmuş olan hekimin kartvizitinde… İyi şeyler düşünüp ne kadar iyi ve yardımsever bir hekimmiş diye içinizden geçiriyorsunuz.
O günün sonunda kendinizi ister istemez, kayın ağacından yapılan ve on gün, ardından bir on gün, harareti ayarlanmış fırına verilmiş, onun ardından da üç beş sene bekletilen, en sonunda elden geçirilip kullanıma hazır hale gelen Tarz-ı has oklara benzetiyorsunuz. Epey pişmiş, çileden geçmiş ve atışa hazır hale gelmiş tarz-ı has oklara. Ya da bu okları kullanan ve okların hangi zahmetlerle yapıldığını çok iyi bilen ve bu yüzden o oklara hürmet eden kemankeşlere… Sesinizi çıkaramıyorsunuz çünkü aksi takdirde şeyh’ül-meyadinler tarafından müsabakadan tardedilip kemankeşliğinize son verilme ihtimali oldukça güçlü…
Bu hastane-i Kübra’da geçirdiğimiz ilk gündü efendim. Daha pek çok gün bu hastanede vakit geçireceğimiz şimdiden belli oldu…
O gün unutamadığım bir şey oldu efendim. Elimizde kartvizit iliştirilmiş kağıtla gittiğimiz laboratuarda sıramızı beklerken, yine elinde kartvizit iliştirilmiş kağıt olan hastalardan biri içeriye girdi. Gelişinden bu mekana daha önceleri de geldiği belli oluyordu. Ya da ben öyle zannettim. Efendim bu hasta biyopsi yaptıracakmış o yüzden buraya gelmiş. Ona öncelik verdiler ve hesabını gördüler. Hesabı tamı tamına 350 TL. Yanlış okumadınız 350 TL. Cebinden kredi kartını çıkardı ve garibim hesabı belli ki borca yazdırdı… Dikkat ettim o hasta da bizim hekim gibi bir hekime muayene olmuş ve hekim de bizim hekim gibi pek yardımsever olduğundan mütevellit, hastasının işleri çabucak halloluversin diye olsa gerek, kağıdın ucuna kartvizitini iliştirivermiş. Allah’ım ne kadar mutlu oldum. Bu zamanda böyle iyiliksever insanların yaşadığını bilmek ne kadar güzelmiş.
Dikkat ettim laboratuar memuresi o hastanın elinde bulunan kağıda iliştirilmiş kartviziti bizim kartviziti alacağı gibi  aldı. Herhalde dedim bu kadar iyilik yapan bir insana laboratuar sahibi bir teşekkür filan edecek ki, bu kartvizitler alınıyor ve bir kutuya konuluyor. Tabi edebimden o hekimlere nasıl teşekkür edildiğini soramadım.
Aynı bu iyiliksever hekimler gibi bir başka iyiliksever hekime ben bizzat bir kez daha bundan birkaç yıl önce şahit olmuştum. İlk evladımın dünyaya gelmesi heyecanını yaşadığımız günlerde, zevcemle İstinye Devlet Hastanesi’ne misafir olmuştuk. Misafirliğimiz mecburiyetten biraz uzun sürmüştü. Bu hastanenin Kadın Doğum Kliniğinde çalışan ve bizim hastamızla ilgilenen doktora, evladımızın ultrasonunu çekip çekmediğini sormuştum. Zira zevcemizin sağlığı kadar evladımızın da sağlığını merak ediyorduk. O iyiliksever doktor da kartvizitini çıkarmış ve “Bu hastanedeki ultrason cihazı bozuk, ama benim muayenehanemde renkli dobler cihazı var, müsaitseniz bize bekleriz” demişti. Ben de bu misafirliğin cezasının ne kadar olduğunu sorup cevabımı aldığımda dudağım uçuklamış, bu kadar büyük bir iyiliğin altından kalkmama imkan ve ihtimal bulunmadığını hekimimize münasip bir dille ifade etmiştim. Nedense benim bu münasip dille ifade ettiğim maruzatı hekim efendi, hakaret addetmiş ve bendenize bağırıp çağırmıştı. Ben de kendilerine edep dairesinin azıcık dışına çıkarak, münasip olmayan bir dille karşılığını vermiştim.
İşte Okmeydanı Hastanesi’ndeki bir gün böyle geçti.
Akşam olup günün yorgunluğunu atmak niyetiyle bizim kıraathaneye vasıl oldum. Yaranla oturduk hasbihal ettik. Bekir Coşkun Beyefendi hazretlerinin son yazısını hep beraber mütalaa ettik ve memleketin ahvali hakkında birkaç kelam ettik.
Ardından herkes dar-ı saadetlerine avdet etmek için yola revan olacağı sırada, kıraathanemizin iki emektarından uzun boylu olanı, kıraathaneyi ziyaret etmiş olan yabancı bir kediye “Ya Hay” diyerek bir tekme salladı. Mübarek hayvancağız, hem cinslerinin böyle bir tekme-i muazzamaya maruz kaldığında çıkaracağı sesi çıkardı ve bizim uzun kemankeşin tekmesi ile menzil yarışında en uzağa düşmüş ok misali havada epeyce yol aldı.
Ben bu vaziyeti görünce:
“Aman mübarek ne yapıyorsun? Yazık değil mi hayvancağıza?” deyince,
Yarandan biri:
“Bu kerata buraya geliyor ve bizim Margeret’i durmadan yavrulatıyor” dedi. Margeret bizim kıraathanenin kedisine verdiğimiz isim efendim. Kendisi çok cazgırdır.
Evet yarandan biri bu cevabı verince ben de dedim ki:
“Haaaa! O zaman bizim emektarlardan  Kemankeş Uzun Duran Paşa mahallenin namusunu korumak için “Ya Hay” diyerek kallavi bir tekme attı.”
Kıymetli okur!
Bu kısa ve yazının bütününe bakınca alakasız görünebilecek hikâyeyi niye mi yazının sonuna koydum?
Şunun için kıymetli okur, şunun için;
Mahallenin namusu tehlikede! Ve mahallenin namusuna göz dikenlere karşı herkesin “Ya Hay” diyerek kallavi bir tekme atmasının zamanı geldi de geçiyor bile…
Yoksa hepimiz, elinde tahlil kağıdı ve kağıdın ucunda kartvizit, hep iyiliksever hekimlere rastgelen hastalara döneceğiz. Haberiniz olsun. Yoksa cüzdanlarımız durmadan yavrulayacak… İhtar etmesi ve söylemesi benden…
07.08.2007

Okmeydanı Araştırma Hastahanesi'nden internet randevusunu nasıl alabilirim diyenler bu linki tıklasınlar. Online Randevu .. Bir şekilde özrümüzü de dilemiş olduk kıymetli okur...
07.10.2009
Bu makaleyi sitenize eklemek icin tiklayin.

Makaleyi sitenize eklemek icin asagidaki kodu,
kopyalayip, sayfanize yapistirin.




Preview :


Powered by QuoteThis © 2008
Çarşamba, 07 Ekim 2009 22:39 tarihinde güncellendi
 

Yorumunuzu ekleyin

İsminiz (Rumuzunuz):
YOUREMAIL:
Başlık:
Yorum:

yazarin diger yazilari icin tiklayiniz

Giriş Formu



Kimler Sitede

Şu anda 67 ziyaretçi çevrimiçi

Haber Kanalları

Anket

Bugün seçim olsa oyunuzu kime verirsiniz?
 

Sözün Gücü

Yeni Sayfa 1

Son Videolar

Sigaramın Dumanına Sarsam
Sigaramın Dumanına Sarsam
2010-07-26 15:16:27
Hoşçakal
Hoşçakal
2010-07-26 14:52:17
Tv Net Gazze Fragman
Tv Net Gazze Fragman
2010-07-19 01:23:24
Aytekin ATAŞ - Mecnunum Leylamı Gördüm
Aytekin ATAŞ - Mecnunum Leylamı Gördüm
2010-07-13 22:54:46
Değdi Saçlarıma Bahar Gülleri - Mediha Emel Aksoy
Değdi Saçlarıma Bahar Gülleri - Mediha Emel Aksoy
2010-07-13 05:27:16
Yeni Sayfa 1

ANALİZ

Google Analytics Verilerine göre

9 Şubat 2006 / 28 Mayıs 2010

tarihleri arasında

İDEAL DÜŞÜNCE'ye

101

farklı ülkeden

112007

kullanıcı

156317

ziyaret gerçekleştirmiş

414149

sayfayı görüntülemiş

ortalama olarak sitede

4 dakika 02 saniye

geçirmişlerdir.

 

İstatistikler

Üye : 129
İçerik : 2131
Web Bağlantıları : 331
mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün562
mod_vvisit_counterDün732
mod_vvisit_counterBu hafta3662
mod_vvisit_counterGeçen Hafta6181
mod_vvisit_counterBu Ay26108
mod_vvisit_counterGeçen Ay27075
mod_vvisit_counterToplam267111

Online (20 dakika önce): 22
IP: 38.107.191.83
,
Bugün: Tem 30, 2010
JoomlaWatch Stats 1.2.9 by Matej Koval