You are here:
| Tutsaklığa Giden Yol Kent Yazıları - 9 |
|
|
|
| Yazar M. Emin POYRAZ |
| Cuma, 24 Ekim 2008 21:19 |
|
TUTSAKLIĞA GİDEN YOLKENT YAZILARIB - 1 Açık olalım, samimi ve önyargılı olmak gibi hissi tehevvürlerden uzak durmak dirayetini gösterelim. İşte o zaman; hadiselerin oluş seyri hakkında gerçek fikir sahibi oluruz. Aksi halde hadiselerin oluşumuna şahitlik eden düşüncelerimizin hislerimize galip gelmesi, gerçeğin bütün boyutlarıyla görmemizi engelleyecek ve bizi biz olmaktan çıkaracağı gibi bizi gerçeğe götürmekten uzaklaştıracaktır.
Tarih içinde istikbale taşınan ibret sahneleri, toplumsal çöküşe sebep hadiselerin tamamı, sevginin, şefkatin unutulduğu, bencilliğin egemen güç haline geldiği kentlerde başladığını görüyoruz. Bir bakıma kentler insanın öteki dünyaya açılan pencereleridir Kentin tüketim kültürü, insandaki sevgiyi, hoşgörüyü yaşarken başkaları olmayı asgari düzeye indirirken kini, kıskançlığı, hasedi, iftirayı, insanin alın terinin istismarıyla erkenden köşe/bucak dönmeyi, kısaca insanin mutluluğu üzerine bina edilen mutsuzluk duygularının gelişimine yardımcı temayülleri hızlandırıyor. Kabul görsün/görmesin, bütün büyük felaketlerin başlangıç merkezi şüphesiz kentler olmuştur. Sevgiyi ve şefkati unutturan, her gün biraz daha tüketime tutsak hale getirilen, bencilliğin anaforunda nefesi kirlenenler; bütün kinlerini tabiatı ve insanlığı yok etmek için harcayanlar, kendilerinin de sonunu getireceklerdir. Aşkın şehvete dönüştüğü bu çağda, tabiatın yüzünün kirletilmesine sebep olan ve tüketime endekslenen, dolaysıyla tüketim merkezine dönüştürülerek tarihi değerlerinden tecrit edilen şehirlerimiz değil midir ki otellerinde üryan bedelleri teşhir eden, birer şehvet panayırına dönen sahillerimiz, sanayi tesislerinin öldürücü deposu haline gelen, getirilen kıyılarımız barajlarımız...İnsanlar dilediğini yaşarken, olması gerekli olanı değil, insanca yaşamayı salıveren değerleri olduğu gibi hayata geçiremiyor; bu değerleri hayata geçirememenin büyük bunalımlarını yükleniyor. İlmin ve sanatın yerine bir şeyler geliştikçe erdemlerin bozulmasına, tefessüh etmesine hizmet eden yeni oluşumlar artıyor ve gelişiyor, kök salıyor. Kuvvet kazanan dünyalıklar geliştikçe, tabiatın insan ruhuna istikamet veren, insana merhametle bakan yüzü, o nispette kirleniyor, tabiat kirletiliyor. Fırın ekmeğine buyur edilen insanın kendi ocağında sabah kahvaltısını bizzat kendi eliyle açtığı, açacağı bazlama ile yapmasının hayranı olmam, bende kaybettireceği hiçbir şey yoktur. Başka bir şey daha ifade edeyim. Bağından bahçesinden, ineğinden koyunundan, kısaca otunu ve çiçeğini kokladığı kırsalından ayrılıp şehre göç eden insanların katlanmak zorunda bırakıldıkları sadece kazanmak ve maddi refah hırsı değil. Eğer bir hırs varsa şehir medeniyetini, şehir adabı muaşeretini, şiirin ve sanatın yakalayıcı cezbesini yakından tanımak ve yaşama arzusuna hayat vermek esas düşüncedir aslına bakılırsa. Ama kentin yalnızlaştıran kasveti ruhları sarmalarken geriye dönüş başlıyor. Çünkü köyümün yıldızları bir belki yalnız olmayan siyasetçilerdir. Çünkü onlar, sistemin rantından daha bir palazlanmak için şeklen de olsa yalnızlaşan, yalnızlığında alışkanlıklarını arkadaş edinenlere görünecekler hal hatır soracaklardır, çözümden çok tebessümlerin simsarlarıdır onlar. Eminim şehrin tarihi mirası sanat edebiyat hazzı olmasaydı kent, gladyatörlüğün egemen olduğu bir arenadan farkı kalmayacaktı. Ölümün bazılarına haz verdiği devirleri insanlar ne tez unutuveriyor. Kenti diri tutan bir maya, bir diriltici nefes varsa o da şehrin bu tarihi mirasıdır. İstanbul, bu tarihi mirasıyla İstanbul’dur. 0 tarihi mirası çıkar, Anadolu’nun nüfusça kalabalık kentlerinden başkası olmayacaktır İstanbul. Kentin yoğunluğu artıkça çocukların korkuları da artıyor. Kaç çocuk yıldızları sayabilme mutluluğunu yakalayabilmiştir, sormak lazım. Mevsimleri yaşamayan , toprak kokusundan nasibini almayan , alamayan geleceğin büyükleri olarak bugünün yeryüzü tutsaklarının birer tüketim merkezlerine çevirdikleri kentlerinde , eşkıya kentlerinde , kutlu ötelerden haberleri, gül kokulu muştuları dağıtan hakimleri, filozofları, erdem yüklü gönül dostları, meydanları Sadi’nin Gülistanı’na çeviren şairleri, tavanı ve tabanı kendilerine ait olmayan odaların yalnızlığında tutsak edildiklerini ve hatta öldürüldüklerini kim nasıl inkara yeltenebilir!? Yanlış mıyım? Haksız mıyım? Bir dürüm pirzolaya gösterilen olağanüstü alaka, iltifat ve teslimiyet; ruhun kosmos-alemle kucaklaşan şairlerine, filozoflarına ilim ve hikmet dervişlerine gösterilmedi ve/veya gösterilemiyor. Onun için erdem erleri, hikmet yolcuları, dünyamızdan, kentin gecelerini gündüze çeviren dünyasından koptular, uzaklaştırıldılar. Hasret ve merhamet yüzleri, insana, kentin hodbin insanına dönük ve küskün olduğu halde uzaklaştılar; uzaklaştırıldılar dilleri ve gönülleri ışık saçan insanlar... Bütün olumsuzluklara, tüm hay huylara mukabil, eğer ben sizi, siz beni hala unutmuşluğa, umutsuzluğa gömüyor ve ben bu satırlarımla duygu ve düşüncelerimi sizinle paylaşma imkanı, hatta zamanını bulabiliyorsam, onların, hikmet erlerinin, hepimize, dünyamıza dönük o merhamet nazarlarının birer armağanının sonucudur... İnanın ki bu böyledir ve ben böyle inanıyorum. Onların hala bizimle ilgilendiklerine inanıyorum. Ben inanmak hakkımı kullanıyor ve bu inancımı korumaya devam edeceğim. Zarar edecek ben değilim. İnanmaya devam ettikçe fayda görecek, zarardan uzak durdukça kurtuluşa erenlerden olacağım. Bildiğim ve inandığım gerçek, sevginin olmadığı yerde merhamet, merhametin olmadığı yerde de sefalet ve fısk-u fücur gelişir boy atar. Buna paralel olarak sosyal hayatın tüm alanlarında kin, kıskançlık ve sefaletin boy atar olması modern insanının kavuşmak arzusunu kamçıladığı teknolojinin baş döndürücü argümanlarının sonucudur. Modern insan bu hırs içinde boğulurken veya kendine göre bir yol tayın ederken “sefalet çiçekleri”yle “Muhammedi gülleri” birbirinden ayıramamak gibi bir körlüğü yaşadığının da farkında olmayacaktır. Sefaleti, gül gülistanlık gösterenler; gerek şimdi gerekse tarih içinde şüphesiz eksik olmamışlardır. Onlar içtimai düzeni kendi lehlerine çevirmek hususunda geniş imkanlar bulmuşlarsa da neticede kahırları içerisinde yanıp tutuşmuş, insanların lanetlerinden başka herhangi bir sermayeyi kendileriyle birlikte götüremediler. Bu maddi alemde elde ettikleri ve hışımla kazandıkları şey, yerdekileri ve göktekilerin lanetlerine müstahak olmaları tek sermayeleri olmuştur. Lanetin sermayeleştiği bir kazanç... Orta çağın karanlık Batı’sında, kadınların ruhuyla ilgili felsefe yapanlar; elektrik çağında, bilgi çağında aynı zihniyeti temsil edenler az değildir. Bu gün de o barlara, sinema dizlilerine, eğlence merkezlerine pazarlanıyor, randevu evlerinde sermaye yapılıyor; onun dudakları, gözleri, kelimenin kısa anlamıyla fiziki yapısı kent aydınlarının, şarkıcıların, ressamların, unvanlı unvansızların sefil hayallerine malzeme teşkil ediyorsa, sefaletin kendisi değil, değişen sadece ve sadece vasıtalarıdır. Baki kalan saltanatları değil hatıralarıdır. Hatıraları baki kaldıkça, yerdekilerin de göktekilerin de laneti onlar için baki sermaye olarak kalmaya devam edecektir. Kenti ketim edecek bir niyetim yoktur. Ancak otomobillere ayarlı alanların merkezileştirdiği gökdelenler yükseldikçe, insanların mutsuzluğundan mutluluk duyanlar, kendilerine büyük çapta sermaye kazandıracak malzemeyi paylaşmaya hevesli pazarı hazır buldular. Yalnızlığa mahkumiyet hissiyle bağlı olanlar gönüllere şifa dağıtan gönül dostlarından biteviye kaçtılar. Gönül sultanlarının yerine dergilerin ve gazetelerin sayfalarını renklendiren. reklam tablolarını süsleyen, pavyonlarıyla barlarıyla şeytani hazzın tüm ilmeklerini çözücü ve kamçılayıcı üryan bedenlerin en mahrem çizgilerini teşhir ederken mutluluk reflekslerini teskin edici salonlarında galibiyetlerini kutlayanlar şehrin insana yönelik merhamet damarlarını kuruttular. Onun içindir ki dil değişti, sohbet değişti, aşkın kendisiyle birlikte manası, yaşamın tasavvuru değişti... Her şey değişti.0 büyük şefkat, şefkate müstahak olanların hürmetine lanetin buzdan dağlar halinde yağmasını engelliyor. İlim adamları, siyasetçiler ve sanatkarlar değişti... Sefil duyguların, kuyruk altı kokusuna benliklerini kaptıran mart kedilerinin eşyaya akseden teferruatına sanat denildi kentin görkemli aynalı salonlarında. Kadının göğüslerini, dudaklarını, adale yuvarlaklığını tasvir edip heykel veya yağlı boya tablolarına işleyen kompleksli insanlar birden bire "sanatkar” oluverdiler ve toplumun aydınlanmış( ! ) insanları tarafından ödüllendirildiler. Şehvetin akıllarına galip gelen insanlar, insanların mutsuzluğundan mutluluk duydular, mutluluk duyanlar birbirini ödüllendirdiler. Şeytanlar şeytanları ödüllendirdi; insana, insanlara verdikleri huzursuzlukları kutladılar. Tekrar ediyorum, toprağı tanımayan. ülfet ve muhabbeti bilmeyen, toprağa yabancı ve çocukların uçurtmalarını havalandırma hakkını ellerinden alan, yığınların yeşile muhtaç; caddelerinde, kaldırımlarında, suni parklarında mart kedilerine taş çıkartıcı pişkinlikleriyle flörtü bir entel yaşam felsefesi telakki eden bleuginli karı-şımlar, kentli eşraf oluverdiler. Hasılı kelam, ben bu " karı-şımlar"ın çocuklarını kızlarını ve delikanlılarını düşündükçe akrebin zehir balonunda kaynarcasına vicdan azabı duyduğum yarının nesillerine acıyorum. Enerjileri tükenmiş, sıskalaşmış bedenleriyle bu insanlardan yarının meşakkatlerini yükleyecek feraseti bulabilecek bir emniyet var mı !? Sefil eğlence merkezlerinde, moda ve tutkular adına, sanat ve “aristokratlık” adına çanak-çömlek kırıp, toplumun muhtaç olduğu semavi kutsallardan kaçarak kendini unutmaya terk ederken, şehrin kaybettiği veya şehre kaybettirilen değerler üsttü edep ve haya medeniyetini edep ve haya medeniyetinin sanatını, şefkat ve merhametini yeniden gün yüzüne çıkarmak savaşını vermeyen kentin soylularına, kentin aydınlarına, kentin şairlerine lanet etmeyeceğim ama onlara acıdığımı meccanen ve acilen ifade etmek istiyorum. 0nlara acıyorum. Gelin hepimiz birlikte göğsümüzü açalım onlara, çünkü merhameti unutmuşlar, merhameti hatırlatalım istiyorum birlikte. Yemin ederim ki onlara ve onların sahiplenmeye gayret ettikleri dünyalarına da bir o kadar acıyorum. Acımaya muhtaç oldukları için kurtuluşlarına duada bulunmaya gayret ediyorum. Şehirli edebin, edebin şiirini, estetiğini yaşamış; sadece insanlara değil, konaklarının, saraylarının, camilerinin ve evlerinin mutena bir köşeciğinde serçelere, güvercinlere, yarasalara bile sığınılan evcikler yapanların şefkati olmasaydı da, insanlığa kaybettirenler ayakta dursunlar, öyle yağma yok. Şefkat yaşatıyor onları. Hepimiz gizli olmayan bir imtihanı yaşıyoruz. Gelin acıma duygularımızı birleştirelim. Onların zavallı yalnızlıklarına, çekicin veya fırçanın tüm kıvrımlarıyla mahrem uzuvların mekanik hareketlerini tablolarında süsleyen anlayışlarına, şehirli edebini yaşamış bir insanın acımaması mümkün değildir. Bir Pueblo olamadılar... Zaman ötesini, ufuk ötesini, insan ruhunun derinliklerinde bulunan asil duygularla imtizacını temin etmek ve insani yeniden kendi kendisine davetini gerçekleştirmek için yolun ışıklandırıcı gizemini bulamadılar. Pueblo, Kızılderililerin kutsal danslarındaki hayret verici güzelliğini resmederken yalnızca antropologlar ve hatta bunları seyreden alelade bir insan tarafından değil, dansların ifşa ettiği gizeminde derin ve zaman ötesi bir mana arıyordu. Sanat zaman ötesi mana derinliğine erişme hadisesi değil midir? Kurtuba'nın, Süleymaniye’nin, Ayasofya’nın Bayazıt ve Selimiye'nin madde diliyle insani kendine çağırmadığını, insani ufuk ötesi değerleriyle tanıştırıp kaynaştırmadığını, iç içe geçirip hedef göstermediğini kim ve nasıl inkar edebilir!? Süleymaniye’yi, Sultanahmet, Fatih’i Selimiye’yi – daha niceleri, kısa kestim uzamasın diye – İstanbul’un kabinden çıkarın İstanbul diye bir medeniyet kalırsa beni görmeyin, tasalanmam. Ben inkar edemem, çarpılırım, çarpılırsınız, çarpılırlar. İnkar, ahmaklıktır. Ama ağzı kapatılmış zarfla sumenin altına uzanan ellerime gözlerini fal taşı gibi diken ve ideolojik mülahazalarını süsleyen putların gölgesine sığınarak her eyleme, imkanları olsa kargaları bile harekete geçirme gayretini bir kutsal ibadet gibi telakki eden o ağzı kokan mühendisler, mimarlar nedense Dolmabahçe’yi, kanalizasyon kokularına boğduran gökdelenlerin meydana getirdiği kirliliğe ses çıkarmadılar. Neden? Benim şehirlerime, şehirlerimin yasemin kokan sokaklarına, caddelerine, ağaçlarına, asmalarına, avlularında hanımeline, leylaklarına dokunmayın diyorum. Eğer yasemin kokusundan imtina ediyorsanız lütfen kendinize, şehrimin çok uzağında yeni tüketim kentleri kurabilirsiniz. 0 sizin demokratik hakkınız. Çünkü benim şehirlerim fedakarlık ve merhamet medeniyeti üzerine kurulmuş kutsal metinler gibi kucaklayıcı mekanlardır. Ömrüm o edep ve haya medeniyetini aramak, o edep ve haya medeniyetini yeniden bütün asli değerleriyle birlikte inşa etmek ve asli makamına oturtmak için harcanacaktır. Zira o edep medeniyeti, yalnızlaşan, yalnızlığıyla baş başa bırakılan, yalnızlaşırken ruhu daralan kent insanının ufkunu yeniden aydınlatacak; sükuneti, mutluluğu, rahmet sağanağını onun düşünce ufkuna yayacaktır. Zaruretlere yapışmaya veya zaruretleri hazırlayan sebeplere hemen iltifat etmek merakından uzak bir mizacın sahibiyim. Hastaneleri andıran blok apartmanlı hayatın ilzam ettirdiği zaruretler, şüphesiz kentin sosyal ve ahlaki değişiminin, devşirme kültür değişiminin en büyük problemlerinden biridir. Bir mahalle halkının yaşlısıyla genciyle birlikte bir tek binada depolarken kentli olmak veya kenti yaşamak arasındaki farkın ince çizgilerine dikkat etmek meselenin çözümünde öncülük edecektir. Yabancılaşmanın mubahlaştırdığı her türlü ahlak dışı ve gayri meşru değerlerin yaşamın bir zarureti sayıldığı ortamda, söğüt ve çınar yaprakları arasındaki serçelerden önce şafağın serinliğini sabah abdestlerine şifa kılmanın inancıyla huzur bulan, mutluluktan ömürlerine bereket katan insanların kendi kaderleriyle beraber yaşaya geldiklerini söyleyebilirim rahatlıkla onlar hala şehrin bereketini yayıyorlar. Kendinizi kentin neresinde görüyorsunuz? Kentin Camii Kebirinden saba'dan okunan ezanlara eşlik edenler, belki -veya henüz - kent öncesi kuşağın adetlerini, geleneklerini ve en önemlisi sosyal değerler birikimini kaybetmemiş, güzellikleri solmamış yeni kenar mahalle sakinleridir ihtimal... Televizyon ekranlarının dibinde Show’lu filmlerinin gözlerini uykuya hasret bıraktığı ve kaloriferli odaların tenlerini yumuşattığı bleuginli ve bikinili sahillerin randevu evlerinde safa (!) sürenler mi şafağın serinliğini emen ezana gönül kaptıracak ha ! Söyler misiniz ? Dua bereketinin bulutları çekilirse, sahillerin suları da kumları da, yeşil vadilerin renkli çiçekleri de öyle bir kurur ki! Kurutacak günün gelmesini sakın hızlandırmayın. Vakti saati gelince gelsin. Dualarımız geciktirsin kurutacak dalında çiçekleri ansızın. Yarınlarını, en azından kendi çocuklarının geleceğini, hayatin yalnızlığında boğdurmamak için, kenti bir kurtuluş yeri ve bir umut kapısı siyasetine esir edilenlerin alın teri üzerinde sermayelerini putlaştıranların yapmaya cüret ettikleri çanak-çömlek yarışı çoktan kıyametleri koparmayı hak ettiler ama ezanlar engelliyor. Ezanlar onlardan, onlar ezanlardan uzak. Dikkat !! Kimseyi küçümsemiyor, kimsenin bir başka kimseye kin ve husumet beslemesini, husumeti toplumsal bir baskı aracı haline dönüştürmesine sebep olabilecek hadiseleri tahrik etmesini istemiyor ve hiç bir kimseye de iftirada bulunmuyorum. Diyorum ki insanların gönüllerini, insanlık hislerini şeytani-dünyalık menfaatleri için ifsat edenler, ansızın yakalayıveren o ansızın kurutan, eriten, solduran günün erkenden gelmesine sebep olurlarsa, hiç şüpheniz olmasın, kaybedenler biz siz değil; ebedi kaybedenler yine kendileri olacaktır. Buna iman ediyorum Çitteki kuzucukların, göğsünde çocuk emziren anneler, anneliğe sayılı günlerin kaldığı şefkate bürünmüşlerin duaları olmasaydı. Ba'su be'del mevt'in yüklediği o mukayese edici iradesinin üzerine insan bedeninden başka h,ç bir sermayesi olmayan o bedbaht insanşeytanlarının şeytani hazzın bütün kanallarını işleterek çullandığı ve bunu için organize edildiği hareket alanı kenttir dediğim zaman bir yanlışa veya bir husumete işaret ediyor değilim. Yabancılaşmanın, kendinden kaçmanın, kendinin olmamanın, olamamanın sürekli güç kazandığı, bireyselleşmenin, bireyleşmenin günbatımıyla kudurganlığa gömülmeye imkan tanıdığı mahkumiyeti her gün ürpererek duyuyoruz. Günbatımında kaybedilen benliklerin, ağlayan gözlerin ve de gönüllerin, parçalanan kişiliklerin yalnızlığa terk edildiğinden insanlar habersiz ve insanlar emniyetsiz. Çünkü kentin tüccar - tüketim mantığı, sömürü zevki, bütün seherlerin, şafakların dua bereketini, berekete teslimiyet zarafeti timsah gibi bulandırıyor. Eğer bana ta’zirde bulunuyorsanız, o zaman şehirli meramımın mistik gezegenine giden yolun tarifinde, kavramlarının seçiminde ve ifade hususunda sabit bir nokta üzerinde buluşamıyoruz demektir. Aslında yolumuzun istikameti ayni, fakat vasıtalarımız farklı... Şehirden kalan şehirli asaletimle kentin tüm çıkmazlarını biliyor ve şahit oluyoruz. Açık yüreklilikle ifade edilmesi gerekirse diyebilirim ki, şehrin beni ısıttığı kadar kent ısıtmıyor, tiksindiriyor. Ben tesbih ağızlı annelerin, ninelerin ve halaların renkli hanekleriyle hayati tanıma, yaşamı anlama edebinden geldim. Tesbih ağızlı annelerin ne hatıralarını, sevgiyle Kevser suyuna batırılmış haneklerini dinledim o idarenin çelimsiz ışığının aydınlatmaya yetmediği odalarda bilmezsiniz siz! Ama şimdi o gül yüzlü, besmele sinmiş elma yanaklı annelerin haneklerini, yaşama ve sevgiye kılavuzluk eden latifelerini tarihin nemlendirilen dehlizlerine gömdü televizyon ekranları... İftira mi ediyorum !? Haşa ! Binler kere haşa... Günün yüklediği yorgunluğu atmak, günü yorgunluğundan kurtulmak için sıcaklığına muhtaç olduğumuz çocuklarımızla konuşturmuyor, kaynaştırmıyor, bizi, sizi ve hepimizi televizyon ekranları. Kim günün yorgunluğundan sonra çocuklarıyla konuşma imkanı bulabiliyor ki! Banka soymanın, soygunculuğun, Kızılderililerin kafatasını yüzmenin, ırza-namusa tecavüzün kahramanlarının özendirildiği Amerikan filmleriyle zamanı tüketen çocuklar, çocuklarını yaşayamadan ergenliğe alıştırıldılar, alıştırılıyorlar. Parkların kuytuluklarında çocuk edinenler,yine parkların kuytuluklarında bebek terk edenler, onlardan neler öğrenmediler ki.. Kentin yalnızlaştıran gücü, benliklerini uzaklaştırdı benliklerinden. Karamsar ve boş vermişliğin çocukları, cami avlularında, köprü altlarında gözlerini, belki aynı döngüyü devam ettirecek hayata açtılar. Ben itiraf edenlerdenim. Eğer siz de itiraf etmek gibi bir cesareti göstermiş olsa idiniz, bizim birbirimizden hiç bir farkımızın olmadığını, aynı özgürlüğü yaşadığımızı ortaya çıkaracak ve belki kenti bütün boyutlarıyla birlikte sorgulama gücümüzü birleştirmiş olacaktık. Kenti yargılama özgürlüğümüzü birleştiremediğimiz için de özlemlerimiz çiçeklenemedi, sarmalamadı. Aile içi aşkı, sevgiyi, paylaşımı, sohbete; tatlı haneklere çeviren özlemlerimizi, tüketimin tükettiği merak mirasımız ekranların renklerine yeniliyor ve sessizliğe dönüşüyorsa, mazinin edep medeniyetine duyulan özlemlerimiz sönüyor elemlere dönüşüyor demektir. Özlemlerimizin güzelliği değil midir bizi hayata bağlayan, hayatı sevdiren, kinden, nefretten nefret ettiren... Kentin bütün tanıklarını uyarıyor ve diyorum ki, siz kenti kentliliği yaşamıyor, farkına varmadan yalnızlığa yaşatılıyorsunuz. Ebeveynlerini rahatsız etmemek için parmak uçlarına basan genç kızların ve de gelinlerin, sabah ezanıyla bereketlenmiş dualı ellerinin hazırladığı şükür kahvaltıları unutuldu kentin yorgun ve gerilimli aile ocağında; dediğim zaman ne duygusallığa pirim yapıyor ve ne de bir başkasına hakarette bulunuyorum. Ne hakarete taraftar, ne de duygusalım. Eğer o edep ve haya özlemine hayranlığım, bir duygusallıksa, doğrusu böyle bir duygusallığa temayülümden dolayı böyle bir suçu acilen işlediğime pişman değilim. Gerisi hepten hikaye... Özel bir dikkat ! Eğer niyetler ve niyetlerin mest ettiği gönüller,metafizik alemin tülden gergefine sarılmaktan nefret ediyor ve yine metafizik değerlerin sonsuz zevkine tiksinti ile bakılıyorsa, evhamın meraka dönüştürdüğü kavramların üretilip bin bir maharetle renklendirdiği çok uluslu objeler gönüllerde mülkiyet ediniyorsa,kentin modernize ettiği insanına,insanlarına, onların çocuklarına,kızlarına şefkat etmemek acımamak,merhamet duymamak,belki en büyük merhametsizliktir.!.. Bilgi ve hikmetten yana olmayanlara acımak erdemli insanların şiarıdır. Şehirli bilgi ve hikmetten yanadır, şefkatten yanadır. Bilgi ve hikmetten yanayım. Hikmeti çağın "fosili" olarak değerlendirenler, her hadisede kazanç peşinde olanlar, ruhunun aydınlık gül bahçesine ölü toprağı serpilenlerdir, ki onlar şiddetin çocuklarıdır. Beyinlerinin kanalizasyon tünellerinde şeytan besleyenler, bilgiyi, hikmeti, aşk ve şefkati, merhameti asla anlayamazlar; o yolu tarif edemezler. Onların kalpleri mühürlenmiş, kulakları ve gözleri perdelenmiş ve büyük azap da onlarındır . Hangi sosyal-siyasi düzen olursa olsun, varlık içinde yokluğu, huzur ve emniyet yoksunluğunu yaşamak kadar insanın iradesini felce uğratan bir başka illeti tasavvur etmek mümkün değildir. "Yaşam" denilen hadise veya obje, sadece bir takdir aracı, bir fenomen, hatta bir takım mülahazalar yığınına dönüştüğü, yahut insan kendisini böyle bir mecburiyetler zinciri içinde görmeye heveslendiği andan itibaren hayatin zaruretleri haline getirilen tüketimin ihtiva ettiği teferruatlara yetişmenin mümkün olamayacağı kanaatini taşıyanlardanım. İstekler, temayüller sonsuz... Yaşamı bir fanteziler yığınından ibaret gören tüketim kültürünün psikolojisiyle beslenen dimağların tercih noktası, şiddeti mubahlaştırma keyfiyetidir. Tüketime dayanan değerlerin şefkat ve merhamete dayalı değerlere baskın yaptığı sosyal-siyasi hayat imkanlarında tayin edici ritmi karşısında tercih edilecek ilk ve elzem karar şiddettir. Bunu için başka terimler dokümanı aramaya, .terminolojiler üretmeye gerek yok. Zira hangi terim veya terminoloji kullanılırsa kullanılsın, kent yaşamının beraberinde getirdiği veya zorladığı yalnızlığı bertaraf etmeye faydası olmayacaktır. İnsanların dinlenirken yorulduğu bir yaşamın insana yansıyan tezahürü yine insanin kendi yalnızlığıdır. Yıl boyunca günün yarısından fazlasını çek-senet yorgunluğuyla geçiren insanlarla, ellerinde kazma-kürekleriyle günün sonunda çocuklarına bir dilim ekmek-zeytin alabilmenin kavgasıyla geçirenlerin şüphesiz dinlenmeye de ihtiyaçları olacaktır. Şehirde de kentte de insan bir takim ihtiyaçlarını tamamlamak zorunluluğunda olduğu gibi dinlenmeye de muhtaçtır. Dinlenecektir. Dinlenmenin zaruretinden ziyade dinlenmenin ahlak ve edebinden söz etmek istiyorum. Dolaysıyla sınıf ayırımı yapmanın niyetinde olmadığım gibi böyle bir iddianın veya fikri sabitenin de sahibi olmadığımın kabulünü istiyorum. Kent dinlenme merkezleri değildir. Şehirde dinlenmek ile kentte dinlenmek, kendi anlamları istikametinde birbirinden farklılıklar gösterir. Tüketim egoizminin egemen olmadığı dönemlerde şehir, gerçekten dinlenme merkezleri idi. Göze, kulağa hitap edecek her türlü davranışa bir zarafet, bir görsel anlam kazandırmak ve insani/medeni alışkanlıkları edinmek, edindirmek için şehir, tercih sebepleri arasında ilk sırayı alırdı. Bağından, bahçesinden, tarlasından devşirdiklerini şehre, arz etmenin temel esprisinde dinlenmek de vardı. Ama bugün metropolleşen günümüz kentleri, yorgunluk merkezleri olarak kendini gösterdiğini, yaşanılan hadiselerden anlıyoruz. Yorgunluğu esenliğinden ağır basan bir yaşam düzeyinde insanların dinlendiğine yorgunluktan kurtulduğuna inanmak da bir yorgunluktur. İnsan ruh ve beden yorgunudur. Yorgunluktan kaçıp dinlenmeye giden insan, yorulduğunun farkına varamıyor; yorulduğunun idrakine varacak gücü kendinde bulamıyor. Tatil yaparken insan yoruluyor; yorulmanın adına "tatil” deniliyor. Tüketimin evhamlaştırdığı insan, temmuz ve ağustos sıcaklığından kurtulmak veya temmuz - ağustos sıcaklığından faydalanmak için, denizlerin kumsallıklarına akın ederken bile yorulduğunun farkına varamıyor. Aslında dinlenmiyor, daha çok yoruluyor, yorgunluğun azabını duyuyor. Güzelim deniz sahillerini, toprağa hasret bırakan yaldızlı-yıldızlı otellerini, eğlence(!) merkezlerini " tatil yapmak" adına doldururken beraberinde bir takım insani hasletlerini, değerler sistemindeki esaslarını kaybettiğini düşünemiyor, düşünmek istemiyor kentin sıfatsızlık meraklısı insanları. Kentin yorgunluğunu üzerinden atmak, onun stresinden kurtulmak adına denizin sıcacık kumları üzerine uryan bedenlerini teşhir cömertliğini gösterirken insan/insanlar, ruhsal dengelerinin bozulduğundan haberleri olamıyor veya idrak edemiyor. İnsan sosyal bir hayvan değil, bir takım değerlerin istikbale taşınmasında mesuliyet ve idrak sahibi tek varlıktır. Bu itibarla mesuliyete yüklendiği değerleri unutmanın, o değerlerin hayata şekil ve güzellik veren hasletlerini yitirmenin bıraktığı boşluğu yaşarken, yaşadığı boşluğun adına “tatil” diyor ve tatil yaptığına inanıyor. Kentin yalnızlaşan ve gelecek günlerin, ayların ve hatta yılların endişe girdabına düşen insanin, hayatına anlam veren, yükseklik kazandıran manevi değerlerden kaçışını kolaylaştırıyor…
Bu makaleyi sitenize eklemek icin tiklayin. Makaleyi sitenize eklemek icin asagidaki kodu, kopyalayip, sayfanize yapistirin. Preview : Powered by QuoteThis © 2008 |
Yorumunuzu ekleyin
Giriş Formu
Kimler Sitede
Şu anda 81 ziyaretçi çevrimiçiAnket
Sözün Gücü
Son Videolar
| Sigaramın Dumanına Sarsam 2010-07-26 15:16:27 |
| Hoşçakal 2010-07-26 14:52:17 |
| Tv Net Gazze Fragman 2010-07-19 01:23:24 |
| Aytekin ATAŞ - Mecnunum Leylamı Gördüm 2010-07-13 22:54:46 |
| Değdi Saçlarıma Bahar Gülleri - Mediha Emel Aksoy 2010-07-13 05:27:16 |
ANALİZ
Google Analytics Verilerine göre
9 Şubat 2006 / 28 Mayıs 2010
tarihleri arasında
İDEAL DÜŞÜNCE'ye
101
farklı ülkeden
112007
kullanıcı
156317
ziyaret gerçekleştirmiş
414149
sayfayı görüntülemiş
ortalama olarak sitede
4 dakika 02 saniye
geçirmişlerdir.
İstatistikler
Üye : 129İçerik : 2131
Web Bağlantıları : 331






![]() | Bugün | 610 |
![]() | Dün | 732 |
![]() | Bu hafta | 3710 |
![]() | Geçen Hafta | 6181 |
![]() | Bu Ay | 26156 |
![]() | Geçen Ay | 27075 |
![]() | Toplam | 267159 |
Online (20 dakika önce): 22
IP: 38.107.191.84
,
Bugün: Tem 30, 2010
IP: 38.107.191.84
,
Bugün: Tem 30, 2010









































