You are here:
| Tutsaklığa Giden Yol - Kent Yazıları -12 |
|
|
|
| Yazar M. Emin POYRAZ |
| Cumartesi, 08 Kasım 2008 14:23 |
|
TUTSAKLIĞA GİDEN YOLKENT YAZILARI – 12M. Emin POYRAZ Streslerin boşaltılmaya çalışıldığı boşluk; ham hayaller. Siz anlayın. Bar, pavyon, gazino, sinema, tiyatro, hotel motel, deniz, kadın, içki ve kumar, şans oyunları, milyonlu milyarlı piyango biletleri vs. Gökten başlarına taş yağdırılmaya müstahak kentte bunamışlığın, kendini kendisine unutturan sebepler karşısında erkek mutlu mudur?
Tüccar sömürü zihniyeti egemenliğinin sistemleştirdiği egoizmin dekore ettiği sefalet mantığı, kendisini kendisine unutturmaya bırakan insanlara huzur da getirmedi güven de. Baharın beyaz mantarlarını, gelinciklerini, ekinlerini, ağıllarında kuzuların annelerine koşuşturmalarını, söğüt dallarında cilveleşen serçeleri, leylekleri, kırlangıçları, arıkuşunu, evlerin saçaklarında sessizce gecenin karanlığına süzülen yarasaları görmeden, yılın sadece iki mevsimini yaşıyor kentin insanı; kadınıyla erkeğiyle, gelinliğe merdiven dayamış genç kızlarıyla… Kentin apartman çocukları ekin görmüyor. Kentin boyalı kızları mahzun ve masumiyet bakışlı kuzuların pamuksu tüylerinin yumuşaklığını bilmiyor, dokunamıyor. Firiğin lezzetini tadamamıştır. Firiği bilmez kimse. Çocuklar mevsimleri sadece öğretmenlerinden öğreniyorlar. Mevsimleri yaşamıyor çocuklar, çocuklarımız. Mevsimleri yaşadıklarını sanmıyorum çocukların, kentin çocukları. Onlar semeri, eğeri, çuvaldızı, bizi, mumlu kırnapları, çirişi, sokuyu, dam loğunu, çıkrığı, el değirmenini ne görmüş ne de dokunmuşlardır. Üzüm kütüğünün dalları arasında birbirine sımsıkı sarılan salkımların pürüzsüz serinliğini yaşayan kentli kadın yoktur, buna kesinlikle eminim. Ustat ne diyor o güzellikleri hikayeleştirirken, “ her üzüm bir şelaledir, yeşil, gün ışığı ve sarhoşluk dolu. Karanlığı kovan, kovalayan salkımlar. Geceye direnen, kırağıyı yenen, çiğle şakalaşan, seherle oynayan salkımlar” a hangi şehirli kadın dokunabilmiştir, söyleyeniniz varsa beni görsün de konuşalım. Bizim şehirlerin, bizim olan tarih şehirlerimin bağları vardı; hıdrellez, üzüm kütüklerinin tomurcuklandığı zamanın adıdır. 0 gün rengarenk elbiseler içinde şehrin bir mesire yerine koşan o çalımlı, erkeklerin gözlerine bakmaktan haya ettiği hanımefendilerin göz ucuyla yokladığı, edebine, terbiyesine, hayasına, ar ve iffetine, namusuna, oturup kalkmasına, gülüşüne ve bakışına dikkat kesildiği gelinlik kızları ararken tanısın tanımasın gelenleriyle paylaştıkça mesrur olan insanların hıdrellezi vardı. Hıdrellez gitti yerine “nevruz” geldi. Cehennem ateşini görmek istercesine hararetle kin kusan, tefrika dökülen günün adıdır nevruz. Ateşin gönüllerde yer edindiği cehennemin bu dünyadaki diğer adı. Cehennemi gönüllerine taşıyan, hırsının benliğinin kulluğunda depreşen kentin harisleri değil midir? Tabiatın yeraltında ve yerüstünde bütün bir canlı varlığa hayat verdiği güne benim annem hıdrellez derdi, onu o gün beğenmişti babaannem. 0 annem ki bir bayram gününde babamın getirdiği kınayı şükranla ellerine yakarken, o ellerin kokusunu bizden gizli babamın yanağında gezdirdiğini görmemezlikten gelenlerdenim. Annem çocuklarından utanırdı. Altı kardeş olmamıza rağmen onun bir gün banyo yaptığına şahit olamadık; hiçbirimiz görmedik babamızı da. Ama kentin besmelesiz nesli o edebi, o hayayı ve o ar ve namusu mart kedilerine taş çıkartırcasına parklarda, kalabalıkların sığmadığı koridorlarda tükettiler. İşte ve edebi kalabalıklarda tüketenler, tabiatın hayat bulduğu veya kendisine hayat verildiği tabiatın bu canlı gününe “nevruz” dediler. Şehrimin insanında ayın kıskandığı bir güzellik vardı tarif edilemez yaşanılırdı. Zaten gösteriş yoktu, bilinmezdi. Gösteriş merakına zaaf duyanlara da “huvarda” veya “sonradan görme” denilirdi ki kimse bu zaafını dışarıya vermeye de cüret edemezdi. Mahalle baskısı, bir terbiye aracı idi. Kentin mahalle baskısı, bir çeşit tecrit etme, hesaba katmama, şahsiyet ve hayat hakkını yok sayma esasına dayandığı içindir ki kentin insanı korkularıyla beraber yaşıyor. Bütün yaratıcı dehasını daha çok kazanmak ve daha çok kâr etmek üzerine canhiraş bir çabanın teferruatına inhisar ettiren, ettirmeye itilen çocuklarımız, hiçbir kültür mirasımızı tanıyamaz olmuştur. Halbuki bunların hepsi bizim kendi şehir medeniyetimizin birer birikimleriydi. Demiştim ya, benim şehirli gibi bir asaletim var. Demirciler ve kalaycılar çarşısını gördüm, yaşadım. Ama kentin apartman çocukları, ne demirci ne de kalaycılar çarşısını gördüler. Yemek sinilerini kuşhanaları, hiç bilmezler. Bakırcılar çarşısının çekiç sesleri benim için bir musiki idi. Zevkti, sanattı. Hatta her bir çekiç darbesi, bir düşüncenin ürünü, metafizik aleme uzanan bir fikir idi. İster inanın ister inanmayın, şehirli asaletimle ibriklerin seher vaktine gülümseyişleriyle büyüdüm diyebilirim rahatlıkla. Şehirli hatıralarımın hikayesine sığınacak değilim. Atlatmayacağım, sırrı bende kalsın. Ama lütfen siz kendi hatıralarınızı tek tek resimlendirin ve tarih bilgilerinizi de ekleyerek, İstanbul,u kıyaslayın.Dünyanın altın bileziği metropollerden biri olmaya dönüştürülen o eski İstanbul kimliğini,o İstanbul şivesini ve o İstanbul mutfaklarını ki,o mutfakların kokusunu tatmak için nice Doğu ve Batı kralları,kraliçeleri,imparator ve imparatoriçeleri Haliç,te lezzet kuyruğuna girmeyi tatlı uykularına tercih ederlerdi. Şimdi ise kentin tüketim tutku konforu, o sanatı, o şiveyi, o kimliği ve o asaleti yuttu bitirdi, bir kaç cami ve köşk olmasa. Kent yutunca edebiyatı, şiiri, sanat, kuyruk altı edebiyatına dönüşüveriyor. Mart kedilerinin sanatı sevinedursun. Makinelerin kalıpları arasında şekillenen "marka" mamulleri boy gösterirken ruhun ve zekanın imtizacıyla dile gelen sanatta, zarafetin, inceliğin, bizi hepimizi sarmalayan munis nefesinin nasıl kesildiğini biliyoruz. Hiçbir alet, fabrikaların hiçbir cihazı, sabah ezanıyla uyandırılan kınalı ellerce yoğrularak serilen bazlamanın kokusunu takdime muktedir olamaz. Hangi ensesi kalın zihniyet, penceresini açarken güne besmele ile başlayan ve güneşi dahi kıskananları sindirdi de, bebeğini cami avlularına, bekçi kulübelerinin yakınına bırakanların şeytanca cesaretini alkışladı, anlamakta güçlük çekiyorum. Çocukluğumda babamın elinden tutup bakırcılar çarşısına giderken, demirciler ve bakırcıların birbirleriyle yarışıyormuşçasına onları temaşa arzumu tahrik eden tokmak vuruşlarını, körüklü ocakların alevleri üzerinde kızaran bakır kapların nasıl temizlendiğini ve sonra kalaylandığını gördükçe çocukluk muhayyilemin bayramıyla ayaklarımı toprağa çiviler, bıkıp usanmadan seyrederdim. Bu arzumun bendeki muharrik kamçılayıcı sebebi, şüphesiz o tokmak ve çekiç vuruşlarının kulaklarımda musikiye dönüşen sesleriydi. Çocukluk duygularım, çocukluk muhayyilem bu seslerle, sanata, düşünceye dönüşen seslerle bir başka renkleniyor, bir başka şekil alıyordu. Aradan uzun zaman geçti, yani şehrin unutulduğu, kent egemenliğinin egoizmine geçildiği zamandan itibaren dişli makineler icat edildi. Tıpkı delikli demirin bulunmasıyla yiğitliğin gençliğine son verildiği gibi işçiliğin tefekkürle sonuçlanan antik değerler de son buldu. Bugün de sahanlar, ibrikler yapılıyor; konaklar saraylar yapılıyor ama bir Selimiye, Bir Sultan Ahmet camii yapılamadığı gibi seherle selamlaşan bir ibrik de yapılamıyor. Makinelerin dişlilerinden çıkan sesler çok ama sanat ve estetik yok, fikir yok, geleceğe ışık tutan incelik yok. Çünkü o sesler bir başka idi ve o insanlar bir başka insanlardı… Rahatlıkla diyebilirim ki, o medeniyet bir başka idi. O medeniyetin insanları bir başka sever ve bir başka düşünürdü. Dostlukları, arkadaşlıkları, sohbetleri bir başka idi insanları bir başka selamlaşırdı. Kazançta rekabetsiz ama düşüncede rekabete hayran insanlardı onlar. İbriğe vurulan her bir darbe, her bir nakış, insanin kendisini tanımaya çağıran bir sese dönüşürken, bin bir belayı defetme noktasında da bir nasihat oluveriyordu. Bakıra inen her tokmak darbesi, tarihe miras olarak bırakılan, bırakılması gereken bir düşünce idi.. Çocuklarımız, bizim olan değerlerimiz bakırcılar çarşısını, semerciler pazarını ne gördüler ve ne de biliyorlar. Yapay tüketim merkezleri çocuklarımıza, bizim olan değerlerimize bu zevki tattırmak istemedi, istemiyor da. Ben o medeniyete hayranım. Bakırcılar çarşısında, bakıra işlenen her nakış, her desen, geleceğe ışık tutan, aydınlatan derin bir muhayyilenin, daha doğrusu muhayyile ile muhakemenin akıl ile imtizac edişinin evrensel bir boyutu vardı. Onun için o medeniyete hayranım. O medeniyet bir başka idi. Güzellikler bir başka güzeldi. Nerede o kulplu bakır tavalar, tavus başlıklı ibrikler !.. Pilavlıklar, sahanlar... Kuşhanalar... Duanın bereketini gözlere ikramda kusur etmeyen “ayet-el kürsi” işlemeli tepsiler, siniler... Onlar bugün morga kaldırılan cenazeler gibi müzelerin sergi salonlarında tutsak... Nerede o “Elhamdülillah” lı kaseler şamdanlar... Şafağın serinliğinde ay ışığına gülümseyen tavus boyunlu ibrikler. Doluyum, hırslıyım. Bizim çocuklarımız, kentin apartman çocukları o büyük dünyaları inşa eden insanları tanıyamadılar. Onlar tanıtılmadı çünkü. O büyük insanlar, .kentin çocuklarına,bir takım değerleri koruma ve kollama adına tanıtılmadılar. Tanıtılan, ezberletilen, öğretilen, özendirilen sadece futbol takımlarının oyuncuları ile bir kısım medya patronlarının kendilerine sermaye yaparak podyumlarda soyunan ve soyundukça cesareti ( ! ) alkışlanan satılık adreslerin isimleri ve günlük yaşamında özenti kazandırmaya çalıştığı diğer adresler... Simdi bütün güzellikler unutuldu veya unutturuldu. Her güzellik tarih öncesi bir hatıra, kent öncesi bir tarih... İddia ediyorum kent öncesi şehirlerimizin insanları bir başka huzurlu ve bir başka mutlu idi, çünkü orada merhamet ve şefkat vardı... İnsani değerlerin üretim ve tüketime endekslendiği bir zihniyet dünyasında, duadan, şefkatten merhametten söz edilebilir mi? ‘Hakikat”in ellerini ve ayaklarını budayan kazanç hırsının yarış atına çevirdiği benliklerde, ayet-el kürsi’li şamdanda ve elhamdulillah’lı misafir sinisindeki ince sanat zevkini beklemenin zamanı değildir bana göre. Hangi mantık,sivrisinekten bal isteyebilir ki .. Arkeologlar, batan medeniyetlerin filozoflarıdır. 0nlara hayranım. Kentin tüketim medeniyeti de ilahi gazaba uğramış medeniyetlerin akıbetini yaşayacaktır. Temenni etmiyorum ama ondan da korkuyorum. İlahi gazaba uğramış medeniyetlerin çöküşündeki sebeplerin başında hiç şüphesiz lanetlenmiş bir hayat telakkisine imkan tanıyan değerler manzumesindeki asalet bozukluğunun egemenliğidir. İşte bu asalet bozukluğunu günümüzün tüketim merakı yaşamak istiyor Geçmişi de geleceği de şikayet merceği altına alıyoruz sürekli olarak. Ama bir şeyler unutuluyor. Bugünkü kültür ve değerlerin yarınki kültürel değerlerine beşiklik edeceğini bildiğimiz içindir ki, bugünün yarınına hazırlanması için çocuklarımıza, geleceğimizin büyükleri çocuklarımıza sürekli olarak anlatır ve onların geleceği için gelecekteki başarılarına destek ve kaynak olması kaydıyla biteviye çalışmalarını daha iyi eserler vermelerini bir kutsal emanet gibi tavsiyede bulunuruz ama yarinki medeniyeti yaşayacak çocuklarımızın başına gelmesi muhtemel her aksülamelin de bugünkü yapay tüketim egoizminin şekillendirdiği bir sanatın, kültürün, hayati tasvir ve tasavvurunun tezahürü ve yansıması olacağını hatırlamaktan daima imtina eder, kendimizi unutmuşluğa hapsediveririz veya mukayeseci muhakememizi hislerimize mahkum ediveririz. Yanlış mıyım Allah aşkına !? Yanılıyor isem lütfen ikaz edin ve unutmayın ki yarının sorumluları bugünün yaşayanlarıdır. Çocuklarımız gerçekleri bilmelidir. Dün ne kazandırdı, bugüne kaybettiren neydi ve yarına kaybettirecek hangi değerlerdir? Bunları bizin çocuklarımız bilmeli, öğrenmelidir. Onlar öğrenecek ve hak yerini bulacaktır... Yarınki medeniyet bugünün eseridir. Dünden koparılarak yarına taşınacak yapay kıymetler benim değil, o değerler geçmişi kaybettiren birer iz, geleceğe ışık tutacak bir nişan mahrumu... Çocuklarımız, dedelerinin tarih hatıralarını günlüklerini, dilini, sanatını, edebiyatını bilmiyor, bilmek istemiyor. Annelerinin günlük mutfağında değil, ayet-el kürsi’li tepsileri, müzelerin tutsak raflarında görebiliyorlar ancak. Uykuların kelimelerle tespihlere döküldüğü, kelimelere ruh verildiği bir kitabın kapağında bile mazinin o ince ve hassas zevkine varıyoruz kütüphanelerimizi gezerken, O zaman ilhamını “ilk kaynak”tan aldığına inandığım sanat, bu ilk kaynağın öğreti ve esaslarının göze, kulağa ve insanın derununda saklı bulunan gizemli dünyasına hitap eden estetiğine hayranlığımızı gizleyemiyoruz. Şafağın serinliğine nefes veren ibriğin her bir kıvrımının nakışında o ilk kaynağa, Yüce Yaratıcıya çağırma davasına dayanan bir düşüncenin ürünü bir inanç ve imana teslimiyet söz konusudur. İşte bu cümleden hareketle diyebiliriz ki sanat, tüm dünya dinlerinin yapısındaki unsurlarından biridir ve ondan müstağni değildir. Bu itibarla sanatın muhtelif dinlerdeki rolü doktrinel değil, somut ve estetik anlamıyla pedagojiktir. Tüketim medeniyetinde olduğu gibi sanat, şehveti çağrıştırmıyor, şeytani hazzın tahrike meyyal aksülamellerini hayata egemen kılmak istemiyordu. Şeytani hazlara tenezzül eden bir sanat anlayışı, medeniyetlerin sonunu getirdi. Medeniyetler bununla yıkıldı; yarın da aynı titizlikle yıkılacaktır. Bedenlerini geçinmek için şeytan ruhlulara satmak mecburiyetine alıştırılan kadına “ hayat kadını” unvanını veren bir anlayışın tadacağı kan ve irinden başkası değildir. Yaşlı gezegenimizde bugün, şeytani hazzın renklendirerek sistemleştirmeye gayret ettiğinden başka gözleri görmeyen, hissetmeyen, dokunamayan, hissedemeyen sufliyatın çocukları, sanatı, vahyin pedagojik manasından koparıverirken kendilerine de bir isim bulmakta gecikmediler : "Çağdaş sanatçılar" ! Meraklanmayın. Çağdaş Öncülerin sanatı iflas edecektir. Tarihin iflas eden diğer öncülerinde olduğu gibi onlar da iflas edecektir. Ve tarih tekerrür edecektir. İşte o zaman edep ve haya medeniyeti yeniden galip gelecek ve o edep ve haya medeniyetinde hayatı tasvir ve tasavvur ederken bu tasvir ve tasavvur dünyamıza renk veren, mana kazandıran teamüller, temayüller ufkunda insan ile sanat arasında bir çatışma mevcut olmayacaktır. Onun içindir ki varlığımın kendisine borçlu olduğu, beni varlık alemine getiren, vücut ve şekil veren ilk kaynağa uçurtmayan sanatı tanımıyor ve tanımayacağım. Gözlerim başka bir sanatı görmeyecek ve ruhum bir başka sanatı bilmeyecektir. Benim anladığım, bizim anladığımız sanat, benliğimizin mikro kozmosundaki kanunlarıyla evrensel kanunları arasında bütünlüğü temin edici özelliğiyle madde ötesi dünyayı duymamıza, görmemize, dokunmamıza, koklamamıza, o dünyayı tutmamıza hizmet eden sanattır. Diğer taraftan benliğimizin mikro kozmosundaki kanunlarıyla çatışan, üstelik bu çatışma eylemlerimize, niyetlerimizin kendi kalıbına döktüğü davranışlarımıza, yani genel kabullerimize hükmedici, istikamet tayin edici mana izafe edilen bir düşünceye, ideolojik tavırlara sanat deniliyorsa tepesine taş yağdırılmaya müstahak kılındığı bir kölelik saltanat sürüyor demektir. Akıbet kötüdür. Sanatsız bir imalat vahşiliğine müptela tüketim insanı, kendi akıbetini görmekten korkuyor. Bizden önce gelen nice kavimler, imparator ve imparatorluklar maddenin azgınlaştırdığı benlikler; yıkımın sıcaklığıyla yüz yüze, nefes nefes geldiklerinde nasıl bir zindanı yaşadıklarının hikayelerini duymak istemiyor. Gelin, kendi çocuklarımızı kurtaralım. Makinelerin yağlı dişleri arasında şekillenen, şekillendirilen her şey şeytan sidiği damlamış gibi fırçanın ifade etmeye çalıştığı her eser, çekicin yonttuğu her yapıt, metafizik dünyamın ötesine, ötelerin ötesine götürmeyen her emek merduttur diyelim çocuklarımıza ,uyaralım istiyorum çocuklarımızı!... Bizim çocuklarımızı gümüş işlemeli ibriklere mana ve ruh veren emeği öğrensinler; bir kitabın kapağında harikalaşan perdelerin gerisindeki ufkun kaynağına varsınlar, istiyorum . Bu çağrım bir ütopya değil, gerçeğe, gerçeğin gerçeğine bir çağrıdır. Ve ben bu çağrımı tüm zamanlara yapıyorum. Kentin çocukları, baharda kırlangıçları, leylekleri, arıkuşunu kitaplardan öğreniyorlar demiştim. Arıkuşunun gerdanına çocuklarımızın dokunmasını istemek, sanıldığı kadar bir ütopya değil, hayatın gerçeklerinden bir tanesidir sadece. O bir dinlenmedir. Toprağa, papatyaya, nergize arkadaş ve aşina olmanın azizliğine eren eski kızlarımız, edep ve haya heykeli bacılarımız, çeyizlerini hazırlarken, sepet sepet model kitaplarını elde etmek için annelerini babalarına ezdirmezlerdi. Ama kentin kadınları, kentin kızları, gelinleri, tabiata, papatyaya, nergize olan zevkini veya hasretini tatmin etmek için insanı yürüyen noktalara dönüştüren apartmanların balkonlarına, pencere kenarlarına yerleştirdikleri saksılarda çiçek yetiştirmeye çalışırlarken bile yorgun ve anneler babalara mahkum, babalar kendilerini yoran yorgunluğu, kendilerini kendilerine unutturan başka mekanlarda unutturmaya bırakırken, nedenleri kimseyi ilgilendirmedi. Kimse kimseyi ilgilendirmiyor. Kimsenin kimseyi ilgilendirmediği bir dünyada sadece yorgunluk ve yalnızlık emiliyor demektir. İnsan yorgunlukları ve yalnızlıkları kendi içinde büyütüyor. Yorgunluk emziriliyor insana kentte. Masa başı alemlerinin haram düşmüş kadehlerine haftalık yorgunluğunu(!) yontmaya çalışan insanlara bu hususta acımamak mümkün değil. Unutmayın, kentin erkeğine, kentin kadınına ve televizyon ekranlarının erkenden olgunlaştırdığı kızlarına, gelinlerine, yılda bir kere, evet yılda bir kere ekinleri, kuzuları, kurbağaların vakvaklarını, nergizi, papatyayı, arıkuşunu, dalında nar çiçeğinin zevkini yaşatın ondan sonra, o intihar dolu kent günlerinin Sadi'nin gülistanı'na nasıl dönüştüğüne şahit olun !!. Yaşatın dalında salkım üzümleri, papatyanın gözünde bal arayan arının kovanına süzülüşünü, evet bütün bunları yaşatın, o zaman hiç bir kimse haram kadehleri kaldırmayacak ve hiçbir kadın solmuş yanaklarına makyaj yakmak gibi bir zahmetin gereğini duymayacaktır. Apartman, ilkbaharda tabiatın, torak altında solucanların canlandığı, kaplumbağaların uyandığı ve yeniden hayat bulduğu zamanlar; güneşin şehlalığa dönüşen sıcaklığında duyulan hasretle kundaklı bebeklerin, ihtiyarlığın sarmaladığı bastonlu akların narin beyazlığa bürünen bedenleri güneşten nasibini alsınlar diye beşiklerin yün minderlerin halı yastıkların konulduğu sofaların ruhuna fatihalar okudu. Hekimden evvel sofanın sıcaklığına bırakılan çocuklar, leylekleri, kırlangıçları sofanın aydınlığında görürler tombul minik işaret parmaklarıyla annelerine çığlıklarıyla işaret gönderirlerdi. Hassaten yaşlı-genç bay –bayanların “ oturmaktan, çalışmaktan, düşünmekten ve konuşmaktan yorulan” hemen her kesin bir başka iklime ayak basmış gibi hafiflediği, soluklandığı, dinlendiği, bir dünyadan bir başka dünyaya teşrif ettiği sevincini bir nefes gibi hayata bağlayan sofaları kadınlarımız, çocuklarımız, kızlarımız unuttuğu içindir ki, renkleri solgun, sinirleri haraptır. 0nun geleceğini aydınlık görmesini istediğiniz istediğimiz çocuklarınıza, çocuklarımıza toprak kokusunu anne sütü kadar emzirelim diyorum. Kaloriferli odaların içi ne kadar sıcaksa, toprak kokusu nedir bilmeyen insanların ruhları da o kadar soğuktur. Toprağın kokusunu yaşatın çocuklarınıza! Baharı yaşatın çocuklarınıza, kentin insanına toprağı yaşatın, o zaman ağaçların, kuşların ve çiçeklerin sizinle, nasıl konuştuğunu göreceksiniz. İşte huzur ve emniyete giden yolun sonunda şehir var. Yolların bittiği noktadır şehir. Bahçe asmasında, incirinde, narında, akasyasında, gülünde kuşlar ötüşür; güneş tepelerin burnunu yumuşak dokunuşlarla yalayıp şefkat ışığıyla doğarken daha bir güzel, daha bir parlaktır. Kent, güneşe hasret; evlerden söz edilmez, gördüğüm ve yaşadığım kadarıyla. Apartmanlar güneşe engel. Apartmanlar tek hakimidir meydanların, sokakların, caddelerin. Gökdelenlerin bir tarafında yaz yaşanırken diğer tarafında sonbaharın serinliği ve yalnızlığını yaşıyor insanlar. Kentin çocuklarına toprağın kokusunu yaşatın dememdeki maksat bu. Kentin çocukları ne gün doğuşunu ne de batışını seyredebiliyor. Belki bunları önce söylemem gerekiyordu ama olsun zararın neresinden dönersek o bize faydadır. Şehir barıştır diyecekim. Biliyorsunuz, çünkü şehir, insanı kendi sorunlarıyla yalnız başına bırakmaz; sorunlarıyla çelişmez insan. Rekabet, insan çelişkilerini alevlendirmek için değil, daha güzeli, daha güvenirliliği ve daha sağlamlığı serbest piyasa ahlakı haline getirmek için teşvik edilir. Daha fazla kazanç, daha fazla sadaka, daha fazla zekat demektir şehirlerimizde. Kentte rekabet, barıştan çok vahşi bir sömürüdür. Vicdansızlığın yasası rekabettir, yalnızlıktır. Yalnızlık kentin en cömert perspektifidir. Çocukların toprakla iç içe olduğu şehir, dedim ya merhamettir. Eğer görmeyi görmek istiyorsanız. Mayıs gecelerinde ateş böceğini görmeyenin, bilmeyenin, nergizden, papatyadan, bağ bozumundan anlayacağı hiçbir sermayesi yoktur. Asansör kapılarında nöbet bekleyenler mevsimleri çoktan unuttu bile. Tüketim kentinde saadet konfor, sadakat ziynet, hazlar mutfak, mutfak ise gösteriştir. Hastalıklar, vehimler modernize olmak adına modern bir yaşamın aşılmaya çalışıldığı, emzirildiği, emzirilmeye seferber olduğu murdar birer nefestir, dediğim zaman, kent yaşamına düşmanlığımdan dolayı değil, şehre, şehristana olan hayranlığımın bir sonucu olduğuna inanmanızı istiyorum. Açık ve samimi olalım, kaloriferli odalardan ısınmak var iken, tezekle ısınmayı hangi ahmak isteyebilir? Fakat renkli bir yaşam telakkisi adına insana ütülü pantolon, gömlek giydirirken, falan sinema yıldızı(!)nın imzalı fotoğrafını yastık altında tıpkı Buda heykeline dönüştürmek de kentlilik değildir. Televizyonların renkli ekranlarında kentin güzide bir semtinde yaşayan bir azınlığın veya sözüm ona belli bir kesitin lüks ve ihtişamını, tüketim eğilimlerini mutluluğun, yaşamın kendisi telakki etmek de kentlilikle bir ilgisi olmamalıdır diye düşünüyorum, imkanları yetersiz olanlara bu sahneler perdelendiği zaman, cemiyetin sosyal vicdanında, İktisadi ve ahlâki ve hatta siyasi hayatında istikrarın temininde yapılacak bir işlem başarılı olamayabilir. Bu cümleleri sarf ederken evhamını “töhmet” kelimelerinden devşirip kalemine madalya takıp tatmin olanlardan olmadığımı ifade etmek istiyorum. Bir ailenin bir ömür boyu servetini kollarında, boynunda gezdirerek gözlere ikram eden her anlayış, huzursuzluğun teşvik sebebidir. Ezanla sabahın ilk lacivert derinliğine doğru uzanın ve insanların kalplerine, gönülden merhamet ışıklarınızı gönderin, gözlerinde uykuyu misafir edemeyenlerin, o, bir orta halli ailenin ömür boyu servetini gerdanında veya bileğinde, parmağında taşıyanlar olduğunu rahatlıkla göreceksiniz! Ne demek istediğimi anlıyorsunuz. Misafir bereketinin, fakir-fukara duasının girmediği evler, ezanın giremediği gönüller, orta sınıf diye adlandırılan bir ailenin belki bir ömür boyu hayal edemediği bir serveti boynunda, gerdanında ve bileğinde taşıyanların sahiplendikleri evlerdir. Beyaz gerdanına döşediği mücevherin veya mücevherlerin her nakısında, nakısın her boğumunda, bir orta sınıf ailenin bir ömür boyu yaşama zevkini, yaşam mutluluğunu aşan bir serveti taşıyanlardan iffeti, sadakati, digergam olmayı, her bakışı bin sadakaya bedel aşkı nasıl koruyacaksınız !? Sadece soruyorum. Kimseyi hedef almıyor ve kimseyi tahkir etmiyor, servet düşmanlığını teşvik de etmiyorum. İnanın ki ciddiyim. Servete düşman değilim. Tüketimin servete dönüşen egoizminden, bu egoizmin insanları birbirine nasıl nefret ettireceğinden ve düşmanlığın emzireceği huzursuzluktan bahsediyorum. Bu itibarla kimsenin serveti beni ilgilendirmiyor, sizi de ilgilendirmeyebilir ama toplumun şiddetle kaşı karşıya gelmesi hepimizi ilgilendirir ve ilgilendirecektir de. Bütün mesele bu! Annem mutlu bir kadındı. Sırtında bir ailenin bir ömür boyu servetine bedel kürkü ve mücevherleri, köpeği, altın-gümüş aksesuarlarla süslü Amerikan chevroletti, nice ustaların alın terini nakış nakış işlediği elmasları yoktu. Gül desenli bir kaç metre basma, saçlarını mahremden koruyacak kadar beyaz keteni, bir çimdik kına, annem için ay ışığından daha güzel, seher vaktinde yapılan dua kadar huzur verirdi kendisine. Onun için annem mutlu bir kadındı diyorum. Mücevhersiz severdi. Severken sadakat kokardı. Babam ise onu bir kutsal emanet gibi görür, korur ve bakar, saygı duyardı. İkisi de toprağı biliyor, şehri tanıyor ve şehri yaşıyorlardı. Misafire ikramın bir ibadet, öteye, varılacak öteye götürülecek en değerli azık olduğuna inanıyorlardı. Komşuyu, komşulukları, paylaşmayı seviyor, insanları seviyor, nefretten nefret ediyorlardı. Kaybedilmemesi gerekenin sevgi olduğunu biliyorlardı. Annem mutlu bir kadındı. Annem şehirliydi. Yani bizim olan şehirlerde her kes mutluydu. Elbette mutsuzlar yok değildi ama mutlu olanlar, mutsuzluğa pirim vermezdi, vermiyordu da. Bizim olan şehirlerde kelebekler her yanı başında görmek, ağustos böceğinin şarkılarıyla yeni besteler derlemek mümkün; yedi renkli gökkuşağını kucaklamak da. Bizim olan şehirlerde genç kızlar, kınalı ellerini besmelesiz bırakmaz; haftalık, aylık ve senelik sevgililer edinmezler, ama bütün saflık ve içtenlikleriyle besmelelerin şekillendirdiği geleceğe ait düşler kurmaktan geri durmazlar, onu da söylemiş olayım. Kızlar, Meryem’in, Fatıma’nın, Züleyha’nın aşklarına benzetirlerdi aşklarını, gönüllerince. Bizim olan şehirde, şehirlerde, çocuklar ebeveynlerini yanlarına almadan, onlara ihtiyaç duymadan okula giderler; ders aralarında korkusuzca koşuşup oynaşır, itişip kakışırlar da arkadaşlarını ne incitir ne de kenar mahalle sakini diye küçümserler. Şehir her zaman bahar kokar. Güller evlere, sokaklara kokular saçar, serçeler evin-konağın hayat’ında yavrularını emniyette büyütürler. Ezan sesleri her zaman duyulur. Çünkü evler ve konaklar ezanı dinleyecek şekle ona yakındır. 0nun için annem mutluydu. Annem mutlu bir kadındı. İnsanlar tutsaklığı yaşıyor kentlerde. Nerede o misafir nefesi koklamadan kaldırılmayan sofralar, misafirin sırtını okşayan kendimize has, kendimize özel sark yastıklarıyla süslü misafir odalarımız!. Soruyorum. Ya şimdi, yani kent evlerinde! Altı kişiye ayarlı evlerde misafir odaları veya salonlar, misafire veya misafirlere hizmet odaları değil, kadife tüylü koltuklara, mobilyalarla, cilalanmış sehpalar tutukevi... İftar hilali bekler gibi misafir bekleyen odalar, şimdi mistik bir yalnızlığa terkedilmiş, niyazsız bir yalnızlığı nefesliyorlar. Dedim ya renkli mobilyalar, sehpalar, sandalyeler, televizyonlar, videolar, bilgisayarlar, görüntülü telefonlar. vs. Madde köleliğinin her türlü ihtişamını yaşarken misafire yabancıdır, mahzuniyeti bir kader gibi kabullenen odalarımız, kent odaları... Misafir bereketi ve misafir duası ne zaman kaybedildi ise orada yıldızlı/yaldızlı oteller, moteller yükseldi ve işte o zaman yalnızlığın soğuk yüzüyle temasa geçti insanlar, yani kentin gurur yüklü insanları... Önyargısız ve açıkça ifade edilmesi gerekirse denilebilir ki misafir bereketi otel odalarına tutsak edildikçe, pencere kenarına konulan saksılarda bin bir maharetle, emekle masalar ve sehpalar üzerine dizilen yapay çiçek demetlerini sergilemeye çalışırken, nergizin, papatyanın, gelinciğin, Muhammedi gülün ince kokusundaki zevkini duymayacak, ayaza bırakılan sütün dinlendirici serinliği kadar derinden gelen horozun sesindeki ahengi tadamayacaktır kentin dubleks, trübleks sakinleri... Madde tutkunluğunun kaç ocağı söndürdüğünü, kaç tane mutlu ailenin tacını tahtını yıktığını istatistiklere, bilgi ve dokümanlara geçirecek olursanız, eminim ki pembe şafaklara -kara değil - kapkara bulutlar çökecektir.
Bu makaleyi sitenize eklemek icin tiklayin. Makaleyi sitenize eklemek icin asagidaki kodu, kopyalayip, sayfanize yapistirin. Preview : Powered by QuoteThis © 2008 |
| Cumartesi, 08 Kasım 2008 14:25 tarihinde güncellendi |
Yorumunuzu ekleyin
Giriş Formu
Kimler Sitede
Şu anda 77 ziyaretçi çevrimiçiAnket
Sözün Gücü
Son Videolar
| Sigaramın Dumanına Sarsam 2010-07-26 15:16:27 |
| Hoşçakal 2010-07-26 14:52:17 |
| Tv Net Gazze Fragman 2010-07-19 01:23:24 |
| Aytekin ATAŞ - Mecnunum Leylamı Gördüm 2010-07-13 22:54:46 |
| Değdi Saçlarıma Bahar Gülleri - Mediha Emel Aksoy 2010-07-13 05:27:16 |
ANALİZ
Google Analytics Verilerine göre
9 Şubat 2006 / 28 Mayıs 2010
tarihleri arasında
İDEAL DÜŞÜNCE'ye
101
farklı ülkeden
112007
kullanıcı
156317
ziyaret gerçekleştirmiş
414149
sayfayı görüntülemiş
ortalama olarak sitede
4 dakika 02 saniye
geçirmişlerdir.
İstatistikler
Üye : 129İçerik : 2131
Web Bağlantıları : 331






![]() | Bugün | 597 |
![]() | Dün | 732 |
![]() | Bu hafta | 3697 |
![]() | Geçen Hafta | 6181 |
![]() | Bu Ay | 26143 |
![]() | Geçen Ay | 27075 |
![]() | Toplam | 267146 |
Online (20 dakika önce): 20
IP: 38.107.191.84
,
Bugün: Tem 30, 2010
IP: 38.107.191.84
,
Bugün: Tem 30, 2010









































