You are here:   İdeal Düşünce Yazarlar M. Emin POYRAZ Tutsaklığa Giden Yol - Kent Yazıları - 13

Yazarlarımızın Eserleri

JT Slayt Gösterisi modülü resimleri yüklüyor. Lütfen bekleyiniz...
Entegre Muhafazakar - Vedat ÖZCANDiyaloğun Acı Meyveleri - Vedat ÖZCANHikayelerle Karakter Eğitimi - Vedat ÖZCANBelediyelerde Proje Yönetimi - Akif ÇARKÇIKent Yönetimine Farklı Bakışlar - Akif ÇARKÇIYaşamak Zamanı - Hüseyin ERKANCam Kırığı Sancım - Türkan ASLANYerel Siyaset Üzerine Söyleşiler - Akif ÇARKÇIUlusal Kalkınma İçin Yerel Teklifler - Akif ÇARKÇIYeni Kamu Yönetimi Çağında... - Akif ÇARKÇIAkıl Eğitimi - 1 Teori - Haki DEMİRAkıl Eğitimi - 2 Pratik - Haki DEMİRAklı Geliştirmenin Yolları - Haki DEMİRAklı Güçlendirmenin Yolları - Haki DEMİRBeyni Güçlendirmenin Yolları - Haki DEMİRHayata Karşı Mukavemet Usulleri - Haki DEMİRİnsanları Keştefmenin Yolları - Haki DEMİRMukavemet Merkezleri - Haki DEMİRZekayı Kullanabilme Metodu - Haki DEMİRLatifeler&Letaif - Ebubekir AYTEKİN

Anket

Anayasa değişikliği oylamasında oyunuz ne olacak?
 
Tutsaklığa Giden Yol - Kent Yazıları - 13 PDF Yazdır E-posta
Yazar M. Emin POYRAZ   
Perşembe, 13 Kasım 2008 22:51
0.0/5 (0 oy)
TUTSAKLIĞA GİDEN YOL
KENT YAZILARI -13
M. Emin POYRAZ
Ben kendi payıma,  kendi adıma, sizin adınıza ve sizin için kapkara değil, karamsı bulutları bile görmek istemiyorum.
O halde gelin !
Gelin de yeni bir aydınlık dünya için imkan gücümüzü birleştirelim. Çünkü o kara bulutları sizin de istemediğinizi iyi biliyorum.
Güzelliğini aradığımız, hasretini çektiğimiz, zevkini anımsadığımız mazinin, kendi şehirli mirasımızın dünyasını şehirli medeniyetimizin pörsümez, eskimez, bozulmaz rengiyle boyamak gücümüzü tekrar tekrar birleştirelim, birlik medeniyetimizi yeniden kuralım.
Ne dersiniz !!?
Ve kentin mağrur yorgunu siz tanıklar, ne dersiniz!
Kentin, sömürü mantığının icat ettiği kentin yalnızlığında alın terinden başka hiçbir sermayesi ve gücü bulunmayan mağdurlarını, şefkat kanatlarımız altına almak ve onlarla hayatı paylaşmak istemez misiniz?
Ben hazırım.
Her türlü merhameti, şefkati yüklenmeye hazırım.
Şefkat ve merhamete köle olanlar, gelin bizim olan yeni şehirler kuralım. Camileriyle, han ve hamamlarıyla, ilim ve irfan meclisleriyle,  toprak kokusunu unutturmayacak konaklarıyla bizim olan yeni şehirler inşa edelim istiyorum.
Çağrımı yapıyorum, tüm zamanlara, tüm insanlara...
Kelimelerimi, cümlelerimi, satırlarımı şahit kılmak için çağrımı tekrarlıyorum.
Bizim olan şehirlerimizde, elleri kar küreğinde üşümesin çocuklarımızın;  uçurtsun uçurtmalarını, gökdelenlere takılmadan uçurtmaları.
Yeni bir dünya kuralım.
Her şeyi bizim olan yeni bir dünya.
Yanılıyor muyum?
Gelin, kendi şehirlerimizi, edep ve haya medeniyetini yeniden egemen kılalım.
Ay ışığı!
Al beni yanına ne olur!
Al beni yanına, maziyi, tarih şehirlerimi senden seyredeyim, seher vakitlerinde horoz seslerini sende dinleyeyim. Konaklarında şafağın serinliğini abdestlerine şifa yapan genç kızların, annelerin, delikanlıların, duaları kabul edilmemekten utanılan piri fanilerin takunya seslerini, tesbih tıkırtılarını sende dinleyeyim istiyorum.
Kalbimin ufku ay !
Aşkı, mart kedilerinin kuyruk altı iştahına çevirenlerin bereketsiz dünyasından, dünyalığından al beni, al benler damlasın çocuklarımızın alma yanaklarından...
Al beni yanına sen ey kutsal sevdam ! Ayışığında yıkanan elleri çocuklar, bir başka dünyayı miras bırakacaklardır babalarına annelerine. 0nların, o çocukların elleri bereket, parmakları Kevserleri işaret edecek o zaman. 0 zaman güneş bir başka doğacak, lapa lapa kar bir başka serinlik verecektir bedenlerimize.
Yaseminler bir başka kokacaktır.
Elleri kar küreğinde üşümüyor çocukların artık.
Evet elleri kar küreğinde üşüsün istemiyorum çocuklarımızın. Gül yüzlü çocuklar, gülün toprağını hissetsin istiyorum elleriyle, toprak kokusunu emsin istiyorum tüm benlikleriyle.
Evlerin saçaklarında duysun kulakları çocukların, çocuklarımızın, serçe yavrularının annelerini sevgiye çağıran çığlıklarını, kırlangıç bakışlarını görsün gözleri...
Otursun çocuklarımız tenteneli annelerin dizlerinde, dinlesin dizleri dibinde gül yanaklı ninelerin ağzından dökülen mercan kelimelerin süslediği geçmiş zaman hikayelerini, peygamber kıssalarını. Canlansın istiyorum Nuh’un gemisi, İbrahim’in ateşe atılışı, Yusuf’un zindan günleri, Mısır serüvenleri, Nemrud’un ve Nemrudlar’ın son hayat hikayeleri, son durak peygamberi Muhammed’in (Sav) miracı ışığa dönüşsün çocuklarımızın ruh ve zihin dünyasında, miraç teknolojiye dönüşsün gençlerimizin ufkunda...
Ekranların renkli hayaletleri doldursun istemiyorum çocukların, çocuklarımızın gözlerini.
Sevdirelim yeşili, toprağı, dünyayı, ve dünya ötesini çocuklarımıza. Dünyayı sevdirirken ve iyi bir gelecek hazırlamaya gayret ederken de yalnız ve sadece dünyalıklaşmamalarına, bir öte alemin var olduğunu, ölümün bir maddi alemden öteye açılan geçiş kapısı olduğunu ve açılan bu kapıdan girme vakti yakalamadan kendi ebedi dünyalarını görebilecek görmeyi görebilsinler diye şefkat gücümüzü birleştirelim.
Görmeyi görebilsinler çocuklarımız.
Kentin mağrur renkleri, çocuklarımızın geleceklerini dünyalıklaştırmasını istemiyorum. Çünkü dünyalıklar kendileri gibi dünyalıklar ararken, dünyalıkları ne kendilerine ne de başkasına huzur getirir.
Dünyalıklar, dünyada yaşayanları, dünyalık olmayıp dünyada yaşamak hakkını kullananları istemediler tarih boyunca, istemiyorlar da.
Kentliler hep dünyalık olmayı öğretti insanlara, insanlar dünyalıklara konmak için biteviye didindiler, sömürüyü öğrettiler çocuklarına.
Kabil’in Habil’i öldürme sebebi, benliğindeki gizli dünyalık egoizmi değil miydi?
Gün geçtikçe istemiyor insanlar derileri suyunu çekmiş varlık sebeplerini, üzerlerinde kalın elbiseleriyle ayaklarında çorap üstüne çorap giyen o zavallı ve burnu çenelerini öpen insanları...
Gelinler istemiyor validelerini, damatlar annelerini, babalar torunlarını.
Kim demiş kıyamet kopmamış veya kopmuyor diye!
Kıyamet çoktan koptu küçüldükçe küçülen evlerde. Evler küçüldü. Aileler küçüldükçe küçüldü, yalnızlaştıkça yalnızlaştı kentlerimizde veya kentlerde insanlar. Çünkü bu kentler bizim değil. Bizim olmayan kentlerin dev apartmanlarında kentin dışlanmış ücra köşelerine sıkıştırılarak küçülen evlerinde, evlat ve torunlarının kokusuna hasret bırakılanlar eminim kıyameti çoktan getirdiler yaşlı dünyamıza. Buna rağmen terk edenler terk edilenlerin kıyamet yıkımındaki hışmına uğradıklarının farkında olmadılar bir türlü. Dünyalıklarının renkli avizelerinden süzülen ışıkların aydınlattığı görkemli yatak odalarındaki kıyameti göremediler. Yalnızlık evlerine ayak basan burnu çenelerini öpenler kıyameti her dakika koparıyorlar, her dakika, her saniye ve her nefes...
Buruk çehreler, umutlu ve buğulu gözler, Nuh’un Tufanı’ndan daha bir felaketi getirecektir bir gün zamanı gelince.
Siz asansör kahramanları!
Dünyamızın şahitleri olan çocuklarımızın gülleneceği, toprağında gül dağıtan şehirlerini yeniden inşa edecekleri gün gelecektir. Onun için çağrımı tekrarlıyorum.
Bizi, hepimizi kuşatan o merhamet duvarı yıkılmayı-versin, kalkmaya, kaçmaya, güç ve kuvvetimizin bir sabun köpüğünden farksız olduğunun ikazı yakamıza, yakanıza yapışmadan, ayaklar bir birine dolaşmadan, o ikaza muhatap olmadan...
Hepinizi, ama hepinizi, merhametimi merhametinden aldığım merhamet medeniyetine çağırıyorum. Merhamete bilensinler çocuklarımız, dünyamızı kendilerinden ödünç aldığımız çocuklarımız.
Temelleri şefkat ve merhamet üzerine kurulsun tarih şehirlerimiz yeniden, insanlar mutlu, insanlar huzurlu ve insanları sevgi dolu.
Yanlış mıyım?
Yanılmıyorum.
O dünyayı sizinde sevdiğinizi biliyorum.
O dünya yeniden kurulmadıkça size de bize de tüm insanlığa da rahat yoktur.
Sokak başlarında sebil çeşmeleri, camileri, han ve hamamları, hikmet evlerinde nur saçan şehirleri özlediğim için çocuklarına, kendi yaşlarına “ÖF” ün düşünülmediği merhamet medeniyetinin şehirlerini yeniden kursunlar diye çağrımı yaparken suçlu muyum?
Bizim medeniyetimiz şefkat ve merhamet üzerine bina edildiğinden bu gün de yarin da, yarının yaşlılığında da “ÖF” diye bir kavramdan, bir surat asma anlayışından insanlar habersizdir.  
Temeli merhamete dayanan bir ahlakın inşaya memur edildiği şehir medeniyetinde öf’ ten kimse haberdar olmamıştır diye kesin bir hüküm ifşaya kendimizi aday gösterirken, birçok dayanaklarımızdan sadece bir tanesi evinin, konağının ve sarayının çatısında kırlangıçlara, leyleklere, güvercinlere ve hatta serçelere yuva yapan ahlaki anlayıştır. İşte bu ahlaki anlayışa, gelecek zamanın insanlarının büyük çapta ihtiyacı olacaktır.
              “Rabbin sadece kendisine kulluk
               etmenizi, ana-babanıza da
               iyilik üzere davranmanızı emretti.
               Onlardan biri veya her ikisi
               senin yanında yaşlanırsa kendilerine
               “ÖF” bile deme, azarlama.
               İkisine de güzel söz söyle.
               Onları esirgeyerek alçak
                gönüllülükle üzerlerine kanat
                ger”                 
Şüphesiz ÖF, soğuk ve merhametsiz bir mantığın sonucudur. Huzur evleri bir ihtiyaç değil, belki bu soğuk mantığın meyveleridir.
Sürekli ihtiyaçları üreterek ve üretilen yapay ihtiyaçlara sahiplenmek için vehmin bütün acılarını yaşamak zorunda bırakılan sömürü mantığının insanları, dünyamızı sonu karanlık bilinmezlere götürmeye aday görünüyorlar. Demir korkulukların soğuk temasıyla sürekli ürperen merdiven boşluklarında bile toprak kokusuna hasret bırakılan, oyuncaklarını sergileyemeyen ve hayatı demir korkuluklar arasında gelişen, tomurcuklanan çocuklar öf’ lü bir yaşamın timleridir bir bakıma.
Mesela, Mevlana’yı, tesbih ağızlı nenelerinden dinlemek istemiyor, kentin erkenden gelişen çocukları. Fuzuli’yi, Nedim’i, Şeyh Galib’i okutmak istemiyor tebessüm yüklü çocuklarına anneler, babalar...
Alfabenin ilk hecelerini henüz sökmeye başladığım bir zamanda neden Kelile ve Dimne’ den önce Shekspir’ in kurnazlığına alıştırılıyorum hiç düşündünüz mü siz?
Kendimi, çevremi, hayatın renklerini tanıdığım dakikadan itibaren neden Mevlana’nın Mesnevi’sinden, Fuzuli’den, Gazali’den, Şeyh Galip’ten, Nedim’den, Peyami Safa’dan, Necip Fazıl’dan alınacak renklerle renklendirilmiyorum da V. Hugo, Tolstoy veya İbn’i Haldun’dan önce Montesguo vs. rengimin tonunun belirleyicisi olması için bazılarınca tıpkı bir kaçak gibi takibe alınıyorum?
Baylar, bayanlar bunları unutturan kimse, sömürü mantığının egemen olmasını isteyenlerdir.
Onun için sömürü mantığı dinletmiyor, dinletmek istemiyor geçmiş zaman hikayelerini, gökten başlarına taş yağdırılan geçmiş zaman nesillerini. Bir bakım değerleri koruma ve kollama adına, şairler, edebiyatçılar, hikmet erleri anlatma lüzumu hissetmiyor peygamber kıssalarını
Neden mi?
Çünkü kasalarının kuytu çekmecelerinde istiflenerek “kâr” denilen zakkum dünyalıklar saf aşkı şehvetlendirdi, erdemi de bunamışlık saydı. Aşk ve erdem, sözde aydınların masa başı alemlerinde kullandıkları, kullanmaya arzulandıkları, bilmişliği bildiren çingene masallarında renklendirilen vehimlere, işgüzarlığa dönüştü. Bazen isimlenmiş matmuazelin göz rengi, bir başkasının dudaklarındaki çizgilere hayranlık...
Kısaca şeytani hazzın alevlendirdiği perişanlığın egemenliğine aşk ve bu macerayı hayata geçirenlere de aydın aleminin çağdaş kimliği denildi.
Yemin olsun ki bu macerada kişiliklerini bulduklarını zannedenlerin hem kendileri ve hem de bu zevatın çocukları, Mevlana’yı, Fuzuli’yi, Şeyh Galib’ı, Itri’yi, Dede Efendi’yi, Tamburi Ali Efendi’yi ve hatta Hacı Arif Bey’i bilmezler, bilemezler, bilmiyorlar. Ancak ev ödevlerini tamamlamak üzere gittikleri kütüphane raflarını süsleyen ansiklopedilerin tozlanmış sayfaları arasında bir ihtimal rastlayabilmişlerdir.
Ödev bitti, kitap kapandı.
Kitap kapandı ödev bitti.
Yeni bir din doğdu sömürü çağı insanının ruhunda.
İmanı ,
Futbol.
İbadeti,
Kadın.
Ahireti,
Uyuşturucu.
Bu dinin, yeni renkli dinin, uzay teknolojisinin düğmelere ayarlı uyduları sayesinde evlerimizin en mutena ve de müstesna bir yerinde yer verilen ekranların aydınlattığı odalarımızda küresel bir köleliğin tatlı rüyasıyla işlevsiz zaman tüketimine alıştırılmanın adına kısaca futbol deniliyor. İnanın, bu ikazım, futbolun veya sporun aleyhinde birisi olmamdan değil, bilakis spora merakımın kimilerince istismar edilmesine olan tahammülsüzlüğümdür.
Topluma, insana, insanlığa hizmete adanmış veya kendini bu davaya addetmiş beyinlerce ifade edilen hakikat, şüphesiz kapitalist sermayeye yüksek dozda merakın enjekte edildiği alan bu alandır. Temeli kardeşliğe dayanan bir eylemin günümüzdeki izdüşümü, görüldüğü gibi acımasız taraftar polemiği ve tahrip edilen kamu malları, kurumlara ödettirilen zararlar…
Yani sporda sevgi ve kardeşlik vardı, sporun temeli centilmenlikti?
Bilginin, sevginin, kardeşliğin, toplumsal çözümsüzlüklere çözüm bulmanın işlevsizliğinin adına bu gün ben spor dediysem lütfen beni bağışlayın.
Çocuklar, günahın ve belki de sevabın renklerinden habersiz çocuklar, önce “yaşlandıklarında onları şefkat kanatlarınız altına alın onlara öf bile demeyin” emrinden habersiz yetişirken, yetiştirilirken sonra annesine el kaldıran, babasına isyan bayrağını çeken ve topluma kin kusan bu çocuklar kentin çocuklarıdır, şehrin değil.
 Bu çocukları kentin tüketim hırsı doğurdu, ama şimdi ondan şikayetçi.
Unutulmasın ki ben herkesten şikayetçiyim, Kentin fakirliğini doğuran herkesten şikayetçiyim. Hep tekrarlıyorum huyum batsın yetersizliğimden değil, anlaşılmasını, kolaylaşmasını arzuladığım için hep tekrarlıyorum. Huyum batsın. Diyorum ki, Kentin yitirdiği tahammülü arıyor insanlar, ona muhtaç; tahammülün anlamını yitirdiği bahçede sevgi solumak istiyor, yapraklar dökülüyor ve ısırgan otları peyda oluyor. Sevginin omuz omuza vermediği aile bahçesinde sevgi çiçekleri yerine anne-babaya, topluma kin ve nefret kusan nesil yetişiyor.
Aileler şikayetçi, toplum şikayetçi, siyasiler şikayetçi, hukuk şikayetçi!
Suçlu kim peki? Cevap vereyim efendim, hepiniz !
Beyninizi ve ruhunuzu uyuşturmadan hadiseleri tahlile tabi tuttuğunuz zaman insanlığa dünyalıklarca takdim edilen putların gölgelediği perdelerin arkasına gizlenen daha ne perdeler göreceksiniz!
Benim gördüklerimi şüphesiz siz de görüyorsunuz. Bencillik, anarşi, gasp, bedenleri istismar edep dışılığı, sekuler kavramların arkasına gizlenerek toplumsal değerleri ucuzlaştıran kayıtsızlık, hedonizm, tüketim çılgınlığı, iş kolik, azgın rekabet ve mücadele ve en dehşet verici olanı ise ‘ bırak yaşasın, bırak keyfine baksın ‘ azadeliği.
Kim diyor, kent kirlilik değildir diye. Bilakis kent kirlilik lüksüdür. Bakmayın Belediye temizlik işçilerinin sokak kedi ve köpeklerinin curcunaya çevirdiği köşe başı birikintilerinin araçlara sıkıştırılmasına. Aslında bu, kentin temizlendiğinin değil, aslında bitlendiğinin hatta birer nükleer depolara dönüştüğünün işaret taşlarıdır.
Şehirlerimin birinci derecede temizlik işçileri, işi hayat’tan başlar sokağı komşusuyla paylaşırdı. Sokağı kirletmek bir geçirilmiş kulluk hakkıydı. Sabahın alacakaranlığında memurların hakkını kimse yüklenemezdi. Belediye işçisinin kendini bilmezlerin attığı çöpü almasına mecbur edilmesi vebalini almaktan korkardı insanlar. 0 adamlar ancak şehrin genel temizliğinden sorumlu idiler. Sokakları, caddeleri, parkları kirletmenin affedilmez bir kul hakkı olduğunu biliyorlardı şehirlerimin insanları. Kul hakkından korkarlardı şehrimin birbirini kollayan, koruyan, namuslarını kendi namusu gören, zarar görmesini istemeyen insanları. Çünkü o şefkat ve bir o kadar merhamet yüklü şehirlerimin insanları insana bir başka nazar ederdi. Varlık sırına ermiş her varlığın sevgiyle, şefkatle yaratıldığından hareketle Aşkın Gerçeğin isim ve sıfatlarının dünyamıza birer yansıması ve gaybın bizden yana aralanan perdelerinin arasından içinde yaşadığımız şahadet alemine yansıyan tezahürü olduğuna iman ederdi şehirlerimin insanları. Yaratılanları yaratandan dolayı sevmek hayatın ince ayarlarının ölçüsü olduğu içindir ki hayata güzel bakarlardı. Hayata güzel bakan, bakmayı bilen, hayatı güzel görmeye de aşinadır elbetti. Evler cami kadar temizdir. Camideki temizlik evden başlardı. Camiden eve, evden camiye taşınan temizlikten her halde sokaklar da nasibini alırlardı. Gizli bir elin camiden taraf yönlendirdiği, bütün evlerin kıbleye yöneldiği, bir mimari ahlak anlayışının renk ve biçim verdiği şehirlerim vardı; insanları maddi doyumdan habersiz mutluydular. Olsa “elhamdülillah,” gayret ve çabadan sonra da yine “ elhamdülillah” ın şereflendirdiği bir teslimiyetin temizliği süslerdi ruhları, yüzleri ve komşulukları. 0nun için şehirlerim temizdi. Yüzleri damgalı olanlar, cezaları kadar azaptan kurtulanların yüzlerindeki yanıklarından bilindikleri gibi onlar da yüzlerindeki utancı saklamak için gizlenirken kuytularda gezinir ve bilinmekten korkarlardı.
İnsanlar şimdi Aşkın Gerçeğin isim ve sıfatlarının yansıyan ışık huzmelerine bakmayı market, hipermarketlerin mide spazmını harekete geçiren lezzetlerine tercih edemedikleri için var oluş sırrını da kirlettiler. 0nun için merhametsizlikle kirlenen şehirlerim kentlere dönüşüverdi.
          
Kent bitlenmedir, ruhun bitlenmesi.
İstanbul’un kalbine girebiliyorsanız girin, tarih yadigarlarımın yalnızlığına ve mahzunluğuna, mahzun duruşunu görürseniz nasıl bir bitlenmenin karanlık sinmiş kovulmuş lanet bulutlarının çökerken ölümü getirdiğini, görmesini bilenler görür.
0nlar olmasaydı, o bakmasını ve görmesini bilenlerin rahmet duaları, göğe açılan tarih yadigarımın mahzuniyeti, surun kıyamet haberini en korkunç, dağın insanların hışmına kusarken aldığı derin nefes alışlarına müstahak olmaktan çekinmeyenlerin ilki kimler olmazdı!
Pek azının kahkaha atarken kendinden geçtiği ve pek çoğunun ağlarken isyankar olmaktan korktuğu bir dünyadan beklenen sadece kirliliktir. Kıyameti hak ediştir.
Büyük meydanların renkli ve bir o kadar şatafatlı ben merkezli çadırlarında ağlayanların göz pınarlarından boşalarak kopacak kıyameti azaltmak için verilen iftar yemekleri, göbeğinden gülenlerin kıyametini durdurmaya yetmeyecek o gün.
Ölüler dirilir. Elbette ölüler yeniden dirilecektir. 0nlar için zaten ölüm denilen yokluk yok. Ölümü öldürenlerin ölümü ne feci haberdir. Kıyamet onlar içindir. Şehri kente çevirip insandan uzaklaşanların, insanlığı kirletenlerin kıyameti korkunç olacaktır inanın. Kentin ölüm unutkanlığı kokan kirliliğinden şehrin şefkat baharına insanlar uçmaya yeltenmezse, kıyamet, ölümün kıyameti korkunç olacaktır.
Bize düşen vazife, siz görev de diyebilirsiniz, şehri yaşamaktır. Siz sükuneti yaşatın, yolunuza firavun inatları duvar örmeye fırsat bulmasın. Kızıl deniz, Fırat ve Dicle yarıldıktan sonra büyük dualar, yarasaların ikindi vakti dua kahvaltılarına gölge yapamazlar. Korkum kentin tüketim merkezlerin dönüşmesi değil, insanın tüketimin lezzetleri arasında kendinden uzaklaşması korkusudur. 
Baykuşların ötme zamanları, yarasaların aç zamanları, duasız zamanlardır.
Kentin ölüm kokusu, Tanrıtanımazların, mahzun ve mahzuniyete bigane kalma ölümüdür. Sevgi ölürse, şefkat küserse ikindi zamanlarımıza, karanlığın dehlizlerine kapılar açılırsa, işte o zamanlar; gecenin göğsünden süt emzirenlerin yakarışlarının kaybolduğu zamanlardır. Yitik zamanları ancak, gecenin göğsünden süt emzirenlerin duaları, yakarışları baharlara dönüştürür. Kentin çek -senet yorgunları, bar- pavyon meraklıları;, aşkı mart kedilerinin kuyruk altı iştahına düşüren parkların kuytu köşelerinde zaman tüketenler, bulutlara meydan okuyan gökdelenlerinde kaloriferlerin tenlerini yumuşattığı ve şeytan sidiği damlamış duygularını erkenden olgunlaştırdığı ve pencerelerinden aşağıya bakarken insanlara yürüyen karıncalara benzetirken parlatılmış dişlerinden tebessümün ipek perdelerden yansıyan gölgesiyle şişinenler, bahara davetiye çıkaran duaların bereketini yok ettiler dediğim zaman bana darılmayacağınızı biliyorum. Çünkü siz ve ben, o dua bereketinin soluğuyla soluklandık. 0nunla büyüdük ve onunla geliştik. Ben kendi payıma, elektriğin henüz ışığını gecelerimize ulaştıramadığı, ancak duaların geceleri aydınlattığı bir zamanın insanı olmam hasebiyle gıdamı, o gecelerden aldım. 0 gecelerin, dualı gecelerin rengi, dualı gecelerin kokusu var kanımda.
 Dua kokulu gecelerimizi yeniden aydınlatalım, kentlerimizde lale ve yaseminler sarsın ruh dünyamızı.
Gecenin şefkat göğsünden ruhlarına bal ve süt emzirenler, bu dünyamızı omuzlarında taşıyanlardır. Kıyametin geliş haberi onların dünyamızdan ayrılış saatleridir. 0nun için ben bu haberi size fısıldamaya çalışıyorum, çağrımı yapıyorum.
Ve insanları sömürü çağından şefkat ve merhamet medeniyetine davet ediyorum. Perdelerin arkasındaki harika perdelerin harikalarını perdeler halinde görürken gözler,  görme mutluluğuna eriyor o merhamet ülkesinde.
O ülke uzağımızda, uzağınızda değil, yanımızdadır yakınınızdadır. İçinizdedir. Sizin de bizim de şah damarımız kadar yakınımızdadır, ondan daha yakınımızdadır.
Ey kentin toprak kokusu nedir bilmez klimalı apartman çocukları, kentin paylaşımını, merhametini unutmuş insanları!
Sizi, hepinizi merhamet ülkesine çağırıyorum. Ey kentin mağrurları, dünyayı bırakın demiyorum ama dünyalık sevdaları, müzehhep ve müzehher salonlarında mayhoş aşklarınızı bırakın diyorum. 0nlara ruhlarını ve beyinlerini kaptıranlar ne zaman iflah oldular ki siz iflah olasınız. Kendi kendinizi aldatmayın. Şeytani şehvet hazzının ruhunuza ve dimağınıza nakşettiği desenleri iplik iplik çözün. Çözün ki urlaşan benliğin başını kesebilesiniz. Bu başı kesin atın kentin en mundar çöplüğüne, biraz da derviş olun. Bilin ki sizi varlık aleminde en mümtaz varlık yaparken bütün bir alemi size musahhar kılan yaratıcının sizden küsmesi kadar bu dünyada da öteki dünyada da büyük bir yalnızlık ve azap yoktur. 0 azap tecelli etmeyedursun, yaş ve kuru beraber birlikte yanar. Yaşın hesabı da kurudan sorulacaktır.
 Gelin bu ülkeye sahip çıkalım.  
Bu ülke yalnız benim ülkem değil, hepimizindir. Gücümüzün kaynağı varlığımızın sebebidir. Kendisinden kaçtığınız merhamet, sizin ve bizim bütün varlık aleminin var oluş kaynağıdır.
Sizi ve hepimizi o yaşatıyor.
O yaşatmazsa, O hayat vermezse, yaşatacak, hayat verecek başka kaynak başka güç yoktur.
Siz sizi yaşatan o merhametten kaçıyorsunuz ey kentin çek ve senetlerle ölüm hatırlamaz mağrurları!
Kurtulun,atın korkuları üstünüzden, Kevser yağmurları yağsın ruhunuzun çorak kepirlerine ,sizin kendisine sığındığınız ama evinizin bereketini tattırmayan şeytanları taşlasın yüreğiniz ne olur!!
Yüreklensin yürekleriniz artık. Yüreklensin artık şeytanları, insan şeytanlarını taşlamak için avuçlarınız, avuçlarınız tutma cesaretine alışsın insan şeytanlarını  taşlamak için taşları..
.
Gün batmadan, ömür tükenmeden!
Güneşi başucunda yastık yapan erdemler dünyamızdan ayrılmadan, göçüp gitmeden...
           “De ‘ki ,
           yarattığı şeylerin şerrinden,
           karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden,
           düğümlere üfürüp büyücülerin şerrinden,
           ve kıskandığı zaman kıskanç kişinin şerrinden,
           sabahın Rabbi’ne sığınırı
           “De ki,
           insanların kalbi’ne vesvese sokan ,
           pusuya çekilen cin ve insan şeytanlarının ,
           şerrinden insanların Rabbi’ ne ,
           insanların mutlak sahip ve hakimine,
           sığınırım insanların İLAHI’ na “
Gayb perdelerinin arkasından gelen bu ses perdeler halinde perde perde bütün zamanlara bir çağrıdır. 0’ perdelerini bütün delilleriyle görünür ve müşahede edilir alanda kentin ve zamanların varlığa tutulmuşların idrakine, onların anlayabileceği şekilde apaçık aralamış olmasına rağmen tutulmuşlukları yüzünden perdelerin arkasından yansıyan harika perdeleri perdeler halinde görememekte, perdelerin harikalarına kulak vermemekte ve kendisine uzatılan dost elini ne yazık ki ilgisiz kalmaktadır.
Bu ses bütün zamanları ve bütün mekanları kendisine çağırmakta.
Bu ses, bu seda, bütün zamanları, bütün mekanları kendine çağırıyor.
İşte bu çağrıya çağırıyorum. Onun için ısrarla diyorum ki yüreklensin avuçlarınız, tutma cesaretine alışsın elleriniz. Şeytanları can evinden vurmak için taşları berk tutsun elleriniz avuçlarınız.
Ebabil kuşları...
Dünyamızı da dünyalıklarımızı da bizimle birlikte ebedi kalacağı o merhamet ülkesine taşıyalım hep birlikte.
Bizim olan çocuklarımız, kendi değerlerimiz, her şeyin kendi kader çizgisi doğrultusunda son kıyamet asrına hızla kayarken hiçbir gölgenin bulunmadığı bir günde merhametin gölgesinde gölgelendirmekle şereflendirdiği gölgelenenlerin sınıfına, bilgi ve hikmet saçan bilge insanların gülistanına gül dikenlere gönülden dost olsunlar diye çağrımı yineliyorum kentlerin mimarlarına, siyasetçilerine ve tüccarlarına...
Sizi gelecek zamanların tanıkları!
Nemrut’un ateşi nasıl İbrahim’in gülistanına dönüşme kaderini yaşamışsa, kentin yalnızlaştıran servet ateşi şehirlerimin yaseminlerine teslim olacağı günler mutlaka gelecek ve laleler, Muhammedi güller, yaseminler önce o zalim, kendinden başkasını düşünmez varlık sahiplerini yakacak sonrada mazlumun duasına cevap olarak Kevser’lere dönüşecektir.
İnanın!
İnanın bu yaşlı dünyada varlık sahiplerinin dünyalık ihtiraslarıyla yokluğa, yoksulluğa itilenler digerğamlıkla varlığa ermiş ve erişmiş şehirlerimin yasemin kokan komşuluklarında şefkat ve merhamet medeniyetini yeniden kuracaklardır.
Ben hep o zamanları bekliyorum, ömrüm yetmese de.
Siz de beklemekten ne usanın ne de bekleme ümidinizi yitirin!
Benim yegane sığınağım 0’dur.
 0’nun varlığı başka bir varlığa muhtaç değil, her varlık 0’nun varlığına muhtaç. İlkin ilki de 0’dur, sonun sonuncusu da.
 0, olmasaydı eğer, o dondurucu karların-buzların altında huzur içindeki karıcalar, yılanlar, kaplumbağalar, kertenkeleler, akrepler, ağaç kovuğunda kelebekler, toprağa misafir yaşar, gelincik kök salıp açar mıydı?
Evet 0, “OL” demeseydi hiçbir varlık olmayacaktı, varlık olmayacaktı, yokluk olmayacaktı.
Düşünülmeğe değer tek varlık 0’dur. Tek güç sahibi olan yalnız 0’dur. İnsan da ancak gücünü 0’ndan alır. 0 olmasaydı ne varlık, ne yokluk olurdu. Yokluk bile varlığın varoluş hadisesi değil midir sizce !
 Ne yücesin ya Rahim!
 Sen bana değil,
 Sana ben muhtacım.
BİTTİ
Bu makaleyi sitenize eklemek icin tiklayin.

Makaleyi sitenize eklemek icin asagidaki kodu,
kopyalayip, sayfanize yapistirin.




Preview :


Powered by QuoteThis © 2008
Perşembe, 13 Kasım 2008 22:56 tarihinde güncellendi
 

Yorumunuzu ekleyin

İsminiz (Rumuzunuz):
YOUREMAIL:
Başlık:
Yorum:

yazarin diger yazilari icin tiklayiniz

Giriş Formu



Kimler Sitede

Şu anda 77 ziyaretçi çevrimiçi

Haber Kanalları

Anket

Bugün seçim olsa oyunuzu kime verirsiniz?
 

Sözün Gücü

Yeni Sayfa 1

Son Videolar

Sigaramın Dumanına Sarsam
Sigaramın Dumanına Sarsam
2010-07-26 15:16:27
Hoşçakal
Hoşçakal
2010-07-26 14:52:17
Tv Net Gazze Fragman
Tv Net Gazze Fragman
2010-07-19 01:23:24
Aytekin ATAŞ - Mecnunum Leylamı Gördüm
Aytekin ATAŞ - Mecnunum Leylamı Gördüm
2010-07-13 22:54:46
Değdi Saçlarıma Bahar Gülleri - Mediha Emel Aksoy
Değdi Saçlarıma Bahar Gülleri - Mediha Emel Aksoy
2010-07-13 05:27:16
Yeni Sayfa 1

ANALİZ

Google Analytics Verilerine göre

9 Şubat 2006 / 28 Mayıs 2010

tarihleri arasında

İDEAL DÜŞÜNCE'ye

101

farklı ülkeden

112007

kullanıcı

156317

ziyaret gerçekleştirmiş

414149

sayfayı görüntülemiş

ortalama olarak sitede

4 dakika 02 saniye

geçirmişlerdir.

 

İstatistikler

Üye : 129
İçerik : 2131
Web Bağlantıları : 331
mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün598
mod_vvisit_counterDün732
mod_vvisit_counterBu hafta3698
mod_vvisit_counterGeçen Hafta6181
mod_vvisit_counterBu Ay26144
mod_vvisit_counterGeçen Ay27075
mod_vvisit_counterToplam267147

Online (20 dakika önce): 20
IP: 38.107.191.82
,
Bugün: Tem 30, 2010
JoomlaWatch Stats 1.2.9 by Matej Koval