You are here:   İdeal Düşünce Yazarlar M. Emin POYRAZ Seher Vaktinde Uyanmak

Yazarlarımızın Eserleri

JT Slayt Gösterisi modülü resimleri yüklüyor. Lütfen bekleyiniz...
Entegre Muhafazakar - Vedat ÖZCANDiyaloğun Acı Meyveleri - Vedat ÖZCANHikayelerle Karakter Eğitimi - Vedat ÖZCANBelediyelerde Proje Yönetimi - Akif ÇARKÇIKent Yönetimine Farklı Bakışlar - Akif ÇARKÇIYaşamak Zamanı - Hüseyin ERKANCam Kırığı Sancım - Türkan ASLANYerel Siyaset Üzerine Söyleşiler - Akif ÇARKÇIUlusal Kalkınma İçin Yerel Teklifler - Akif ÇARKÇIYeni Kamu Yönetimi Çağında... - Akif ÇARKÇIAkıl Eğitimi - 1 Teori - Haki DEMİRAkıl Eğitimi - 2 Pratik - Haki DEMİRAklı Geliştirmenin Yolları - Haki DEMİRAklı Güçlendirmenin Yolları - Haki DEMİRBeyni Güçlendirmenin Yolları - Haki DEMİRHayata Karşı Mukavemet Usulleri - Haki DEMİRİnsanları Keştefmenin Yolları - Haki DEMİRMukavemet Merkezleri - Haki DEMİRZekayı Kullanabilme Metodu - Haki DEMİRLatifeler&Letaif - Ebubekir AYTEKİN

Anket

Anayasa değişikliği oylamasında oyunuz ne olacak?
 
Seher Vaktinde Uyanmak PDF Yazdır E-posta
Yazar M. Emin POYRAZ   
Çarşamba, 26 Kasım 2008 23:22
5.0/5 (1 oy)
SEHER VAKTİNDE UYANMAK
M. Emin POYRAZ
 
     Mimar Sinan parkının şehrin güney caddesine bakan kuzey batı üst köşesinde buluşmak üzere daha evvel bir iki telefon görüşmesi, bir araya gelmelerini sağlayacaktı. Ama buna rağmen her ikisi de istenilen zamanda aynı yerde bulunamamanın depoladığı sıkıntı buharı içinde nefes borusu tıkanmış gibiydiler. Güneş normalin altında sıcaklığını kaybetmiş, ağaçların gölgesi saat ibresinin tersine boylarının iki katına doğru hızla ilerliyordu.
 
    Güneş Ulu Baba’nın tepe noktasından önündeki vadiye akmasına iki mızrak boyu kadar kalmıştı. Cahit saat on sekiz otuzu beklerken ağustos ayının ortasında Sina çölünde kuyudan su çeker gibi “zaman” denilen izafi mefhumun madde kütlesi halinde beliren bir yorgunluk, omuzlarından kollarına, oradan bacak adalelerine doğru kendini hissettiriyordu. Yoğun bir ağrı topuğunun sağ tarafından omuz hizasının orta yerine ensesinde nüksetmesinin soğuk heyecanıyla yüklenen ağırlığına direneceğini ispat eder gibi boynunu sağa sola oynattı ise de bacak adalelerini ani kuvvetle sarsan ürkek sızı titreşimlerini engelleyemedi. Ellerini nereye koyacağının tereddüdü ile bir müddet bekledikten sonra kemerinin orta yerinde duran sağ elinin üzerinden sol elini gezdirirken saatin kolunda olup olmadığını anlamaktan ziyade ihtiyati bir tedbirin aceleci refleksiyle parmaklarını birbirine geçirip bekledi. Hedefi belli olmayan yönlere bakarken de gözlerinde kalıcı bir tablo bırakan her hangi bir renk veya görüntü üzerinden görüneni müşahhaslaştırıcı karanlıktan başka hatırlayabileceği bir manzara resmini görseydi, en azından kendi kendisinin de fakında olurdu. Şekli, sınırları, renkleri, derinliği veya genişliği ölçüye gelmeyen bir yalnızlığın içinde buluyordu.
 
     0muzlarına ve diz kapaklarına nükseden ancak eklemlerinde şiddetini daha bir belirgin hale getiren ve hatta birkaç yıldan beri de sabitleşmeye yüz tutan siyatik nedeniyle merdivenleri inip çıkarken zaten zorlanıyordu. Buna rağmen bu ve benzeri rahatsızlıkların tüm belirtilerini yaşadığı halde genç ve bir o kadar dinamik görünmenin sadakatine verdiği özeni korumaya çalışıyordu. 0nun her adım atışında duyduğu acı ve eziyetin sarsıntılarına karşılık bir işe yönelirken, gerek şahsi kabiliyetlerinin şekillendirdiği yetişme tarzından ve gerekse çocukluğundan itibaren aile ortamında gördüğü düzenle, sözün gereğini yerine getirmesi ahlaki bir vecibe görüyordu. Bu tavrın bir nevi kalıtım veya kişilik mayası haline getirdiği dikkatle kendini o işe verirdi. Kendisine edindiği işi mutlaka başarmaya yahut yerine getirmeye çalışırken gösterilen çabayı bir başka manalandırırdı. Daha doğrusu tanıdık olsun olmasın birisine bir söz emanetinde bulunurken aynı saat ve dakikada ifasına kendini mecbur ettiği ve matematiksel katiyete inandığı disipliniyle gurur duyar onunla sevinirdi. Gurur denilen hastalığın farkında olduğu için böyle bir gurura can feda edilmez mi esprisinden hareketle böyle gururu da sevmiyor değildi.
 
      Bugün gerçekten hasta görüyordu kendisini. Gitmeyebilirdi veya mazeretini gayet samimi bir ifade bütünlüğü içinde aktarabilirdi. Ama yapmadı. “Tansiyonum yerinde değil, şekerim var, kalbim rahat değil, şimdilik problemlerim boyumdan aşkın” gibi bir takım yapay mazeret menzillerine sığınmak istedi ise de “yapamadığım bir şey” dedi ve kendi kendini ikaz ederken hafif dudak bükmeleriyle yetindi. Olmaz dedi er kişi sözünde durmak gerek. “Söz altındır” sözü, boşuna tarihe mal olmuş değil, gibi ufak fikir kırıntılarını torbacıklar halinde bir kenara istif ediyordu.
 
       Bugün moral olarak zaten iyi değildi. Üst dudağına, tıpkı seçimlerde sandık görevlilerince parmaklara damlatılan boya gibi gölge bırakan kemikli ve hafif kavisli burnu, bir başka ifade taşıyordu. Denilebilir ki her iki yanağında ağız boşluğuna paralel yukarıdan aşağıya farazi bir hat takip edildiğinde ezilmişliğin ve ıstıraplı ruhunun karanlık vadisinde kapışan kavganın bıraktığı izlerinin en ince teferruatını belirleyici kılan endişeyi hemen muhatabında ihsas ettiriyordu. Bugün siması, insanda hem saygı hem de kendisine sığınma arzusunu uyandırıyor. Aynı zamanda bir korku ukdesinin tereddüde dönüşmesi hissini kamçılayıcı gamzelerinden oluşan derin çizgilerle gölgelenen yüzüne karşılık seyrek, en az bir haftayı geçkin ve elmacık kemiklerinin iki parmak ucu genişliğinden sonra düzgün bir hat üzerinde kirliliğe meyyal sakalı, ayrı bir karizma kazandırıyordu. Yaşına ve geçirdiği tecrübe alevlerinin tersine uzun kirpiklerinin süslediği kestane renkli iri ve yorgunluk okunan gözleri, aşağıya doğru dikkat edilince değirmileşen çenesine inat daha bir genişleyen alnın geriye doğru bakıldığında ise güçlü bedenin hangi ıstırapları içinde gezdirdiğinin anlaşılmasını zorlaştırıyordu.
 
      Karşı caddede kırmızı bir otomobilin ön camından uzanan beyaz yuvarlak bir kolun sigara izmaritlerini kaldırımın kenarına boşaltmasındaki pervasızlığına gözleri kayarken burnuna nereden geldiğini kestiremediği biber ve tütün acısının nefes borusunu midesine kadar yoklama görevini nasıl tamamlayabildiğine şaşırdı ve irkildi. Şekillerini herhangi bir geometrik modele benzetemediği hastalıklı bir takım cisimlerin gözünün önünde renkli perdelere dönüşmesi ve her perdenin gerisinde oluşan başka perdelerin derinliğinde çaprazdan gelen bir ateş çemberine dönüşmesi, kafasında oluşmaya başlayan sayısız ihtimaller arasında tereddüde düşmekten kendini alamadı. Bu tereddüt alevin içinden kurtulmak için tayın edilen en kestirme biçim, şekil, zaman ve imkan her ne ise hesaplamaya çalıştığı, yerlerini tespit edemediği ihtimallerin buharı, sonucuna razı olduğu kararı yerine getirmeye hazırlanan gücünü azaltınca kendini pişmanlık vadisinde bir vahşi kartalın pençeleri arasında can çekişen küçücük bir kertenkele gibi görüyordu. Alnını kaşıdı. İçinden bir ara sesinin bütün boğumlarıyla bağırmak istedi ise de yapamadı. Sağ Eliyle sol omzunu, sol eliyle de sağ omzunu etli parmaklarıyla sıktı ise de parmaklarındaki gücün yetersizliğine şahit olunca bıraktı. Fakat gücünün yetersizliğine mukabil bakışlarındaki derinlik daha bir derinleşiyordu. Küf ve karanlık kokan mahzende şeytan gözlerine benzeyen kaygan noktalar gibi boyutsuz hayaletleri yakalayacak intibaını uyandıran başarısız el hareketleriyle göz kapaklarına çöken ağırlığı üzerinden atma isteği, iradesinin henüz yerinde olduğunu gösteriyordu. Gözlerinin önünde depreşen ve dağınık noktalara dönüşen boyutlarına bir türlü şekil veremediği, şekillendiremediği cisimlerden birini yakalayabilse veya onlardan birine dokunup sonrada avuçlarında farazi bir şekil verebilse, şu anda içinde bulunduğuna inanmak istemediği travmanın ufak bir kararsızlığına inat güç belirtisi tomurcuklanabilse hemen telefona sarılıp bugün beraber olmak için müsait olmadığını, dolayısıyla sahiplenmekten her zaman gurur duyduğu o alışkanlıklarından sıyrılıp hastalığını bahane ederek buluşmanın gün ve saatini bir başka zamana tehir edebilirdi. Bütün mubahlaştırıcı bahaneler arasında tercih ipuçlarını bir araya getirip üst üste dizerken, tam bu sırada hiç beklemediği bir anda kulaklarında, çıngırak yılanlarının çiftleşme anında çıkardıkları sese de, teneffüsün bittiğini ilan eden zil sesinin birleşmesinden meydana gelen muhayyel sese de benzeyen bir uğultu, yapışkan yerini buldu. Bu, deminden beri icadına gayret ettiği ihtimallerin tozlu sapağında yol bulmaya çalıştığı bütün tedbirleri bir çırpıda erittiğine üzüldü. 
 
        Başına, arka ve öne doğru doktorun kendisine öğrettiği gibi egzersizler uygulamaya hazırlanırken, biraz önce otomobilin şoför koltuğundaki adamın kaldırımın yayalardan tarafa sigara izmaritlerini bırakan kolunun devamını sevimli kılan beyaz yuvarlak, kazma kürek sapından habersiz, aşağıya doğru çaktırmadan hızla kayan elini yeni fark ediyordu. İster gözlere ister duyguları hoşnut etmek mi yoksa bu hoşnutluğun cazibe merkezinin tabiatından mıdır yorumların teferruatı içinde bunalmak yerine güzelliği teneffüs etme adına tabiatın kendisine verilen zararın matematiksel rakamlarını detaylandırmaktan ziyade onun hakkı üzerinde felsefi teorilerin zamanına işaret koydu. Hak, sadece bir kimsenin parasını veya değerce kıymetli bir varlığını aşırmak olmamalı her halde. Hoşlanmadığı bir sözü, belki bir alışkanlığı, hatta bir gizli suçu bir başkasına hikaye etme eyleminin etimolojik yapısından evvel onun eşraf adabının renkleriyle hayata mana verenler tarafından değil de daha çok her aksülamelin vebalini kaderlerine yükleme bahtsızlığına inanan eşkriz güruhun sığınağıdır. Adam ücretini alıyor diye uykuların en tatlı ve yumuşak bir anında beyhude insanların kirlettiği bir sokağı, bir caddeyi temizletme zorunluluğuna bazı insanların alın teri üzerinde fiyakalı hayatların azdırılmasına düşürülmesi, aslında bir haktır. Bu mevzu üzerinde sosyal psikologların birer etüt yapmamaları eksikliklerden biridir diye kendi kendine düştüğü muhakeme tafsilatları arasından kurtulmak niyetiyle saatine tıpkı emir komuta teslimiyetini yerine getiren bir refleksle sadece baktı. Yine bir siluetin gerisinde toplanan güçlü bir nefes beyninin bütün fikir hücrelerini ateşleyen dürtü ile ağır ama sanki birileri tarafından itiliyormuş gibi gayri ihtiyari adımlarla kapıya yöneliyor, vestiyerin çekmecesinden, kapıcıyla boyatmaya gönderdiği ayakkabılarını çıkarıp kapı önüne koyuyordu. 0nları ikinci kez giyme şansına erecekti. Vestiyerin sol yanında yatak odasıyla büyük salona açılan kapıya kadarki duvarı boydan boya kaplayan aynada yüzüne bakmak istedi. Fakat kısa bir tereddüt faslından sonra Bıyıklı’ya diktirdiği lacivert takım elbisesinin model, biçim, dikiş ve el emeğini bütünleştiren kumaşın uyumu arasında terziliğin ince hünerlerinin nasıl ortaya çıktığını tamamlamaya çalıştığının hesaplarına zihni kısa süreli kaydı. Bu muhasebeyi teğet geçti ve saçlarını öylesine düzeltti. “Beni aslında İstanbul taşır ve İstanbul ihya eder, çünkü tarih, aşk ve şiirin birleştiği cennetin dünyadaki remzidir o. Bu remiz olmasaydı üç büyük imparatorluğun mekanı olmazdı. Bir görünmeyen, ama içimizi ısıtan gayb aleminin var olup ta ele avuca sığmayan, şekil ve mekan tayın edemediğimiz mana aleminin saltanatı vardır onda. Perdelerin arkasındaki harikaları perdeler halinde gören gözler onu bütün ihtişamıyla keşfedebilmişler. Ama burası İbrahim gibi bir Peygamberler atasının ateşe atıldığı bir günün kapkara izini taşıyan bedduaların yüzüne sindiği nemli havasını teneffüs ediyor galiba. Eğer kıyametin kopması hadisesi mukadder ise eminim yine bu bölge ev sahipliği yapacaktır” düşüncesi, şeffaflığı gittikçe kaybolan muğlak bir takım kavramlar, tıpkı cemrenin toprak altında kımıldattığı solucanlar gibi kelimelere dökülmeden uzun bir çizgi dizisi, yüzünde, hem bir başarı ve hem de bir tuhaf korku halinde mor boşluğa dönüşünce, Cahit bu morluğu hemen fark etti; ancak pencereden yansıyan bir ışık hüzmesi, aydınlık tarafına ilk defa göz ve dudakların birlikte eşlik ettiği, belki de temaşa iştiyakını kamçılayan bu manzaraya neşeli bir gülümseme fırlattı. 
 
       Merdivenleri ihtiyatlı indi. Yeni, bir hafta evvel sadece bir kaç saatine ayağına geçirdiği iskarpinlerinin merdiven mermerlerinden dönecek ve belki de komşuların dikkatini çekecek yankıyı yakın takibe almak bahanesiyle topuklarından ziyade ayak tabanlarına basmayı yeğliyordu. Cadde ile paralel uzanan bahçe kapısını açmadan evvel, bahanelerin psikolojisine sığınarak kendi kendini bir çeşit aldatılmışlığın zafiyetine göndermede bulunmayı kurtuluş sebebi saydığı içinde ve parmakları arasında örseleyerek ikrah ettiği sigarasını yaktı; birincinin arkasından ikinci bir nefes alarak, birleştirdiği iki nefesi birlikte boşluğa bıraktı. Üçüncü nefesin ardından tarifine, şekil ve muhtevasına bir anlam izafe edemediği bir kokunun, hızla yayılarak nefes kanalının duvarında asılı kaldığını sağ kulak uğultusuyla anladı, yüzündeki renk ve tat değişikliğini görüyor gibiydi. Sol ayakkabısının burun kısmı sağ ayağının aşık kemiğini sert bir darbe ile yalayınca iki elinin uzun etli yuvarlak parmaklarıyla ceketinin ön düğmelerini ilikledi. 0n dakika evvelki hisle çapraz ateş menziline girdiği vehminden gelebilecek menfi tesirlerin hedefi olmamak için demetlediği bütün reaksiyonlardan kurtulmaya kendini bıraktı. Lakin kendini muhayyel boşluğun derinliğine bırakırken harcadığı gayrete mukabil tefrik edemediği fakat hedefini tam sıfır noktadan isabet ettiren tıpkı ısı ayarlı mermi gibi gizli ve bir o kadar güçlü bir nefesin merkezine doğru elinde olmadan kendisini merkeze çeken girdaba kayıp kaymadığının telaşıyla cadde –kaldırım boşluğu tam bir cankurtaran olmuştu.
 
      Gelecek ilk dolmuşa binmek üzere iki nefesten başka içine çekmeye cesaret edemediği ve dudakları arasında ıslattığı sigarasını atmak isterken unutulmaya yüz tutmuş terbiyenin yeniden keşfi gerekliymiş gibi atacak yer aradı. Kendini, beyninin bütün düşünce hücrelerine üşüşen soru yağmuruna tutulmuş gibi aciz bir hissin baskısı altında ezilmiş görüyordu. Belleğinde harmanladığı ancak bir bariz ukde haline gelen ve hayatının bugüne kadarki teferruatına tesir eden inişli çıkışlı aşkları küllendirmede bırakmıştı. İşte o demetlediği ancak bir kenara daha sonra üzerine gideceği teferruat unsurları üzerinde düşünürken bu unsurlar arasında kendine özel bir takım mazeret ve belki henüz tarif edilmemiş veya kalıplar halinde felsefi çözümler üretirken sinir krizlerine benzeyen bugünkü gibi bir yıkılmışlığa düşmediğini hatırladı. Bu hatırlatmayı destekleyen sevinme belirtilerinin dudakları arasında ıslandığını hissedince başını istekli bir şekilde yukarı kaldırdı. Ama şimdi hadiselerin geriye dönük kalıntıları üzerinde gezinirken sağlam, düzgün, tozlanmamı sonuçları arasında mekik dokuduğu zamanlarda da böyle bir sarsıntının sıcak aleviyle karşılaşsaydı, şahsiyetinin farkına vardığı ve şahsiyetinin şekillenmesine hizmet eden birikim içinde başaramayabilirdi.
 
     Cumhuriyet caddesinin yarınki halk pazarı için trafiğe kapalı ara sokağında başında sepetiyle gelen dikkat çekmişti. Belli ki okul harçlıklarını simit başına yüzde beşlik bir karla kazanıyordu. Gri pantolonlu, sırtında siyah yamalarla yaşatılmaya çalışılan kahverengi gömleğinin içinde parlayan yüzüyle, açıkta kalan bileklerindeki düzgün ve sıhhatli olduğu intibaını saklamayan cildiyle on, on iki yaşlarındaki bu çocuğun parlayan gözlerinde yarının cesur, dirayetli, eşya ve hadiselere yaklaşımında zayıflık bulunmayan bir azim görünüyordu. Sağ ayağında iç tarafı yerinden kopmuş naylon terlikler arasındaki tezadına inat sesindeki güveni açığa çıkarmaktan sıkılmayan simitçi çocuğun yükselen sesini, Bahçelievler istikametinden Doğum Hastanesine doğru hızla giden bir ambulansın canhiraş çığlığı boğuyordu. 
 
      İmamesini, dört gümüş paranın süslediği ve her zaman göstermeye kıyamadığı, altın işlemeli firuze taşından tespihini, kendisinin de bir türlü çözemediği bir gizli kuvvet vehmini ilk bakışta fark ettiren uzun etli parmaklarını kırmadan ceketinin sağ cebinden çıkarıp iki halka şeklinde işaret parmağına geçirdi. Daha azla beklemeden ön tarafından hafif darbe yediği boyasından belli olan Kolej dolmuşuna binerken yüreğinde husule gelen karartıcı çarpıntının rehavetinin ensesinde ensesine bıraktığı hafif beyazımsı sıcaklığı, bacak adalelerinde güçsüzlüğe dönüşünce, yüzüne dikkat edildiğinde hasta bir bünyenin yumurta alerjisine benzeyen kokusunu kendisi de duyuyordu. Dikkat çekmeden hemen boş olan ilk koltuğa oturdu. Bedenine çöken yorgunluğuna rağmen hafızasına güveni yerinde idi. Önündeki koltukta evlendikten en az on yıl sonra bir çocuk sahibi olmanın şefkat ve aceleciliğiyle hiç çekinmeden, huzursuzluğun tadını çıkarırcasına inatla ağlayan bebeğine, hakim ve emredici bir ses tonuyla müdahale ederken mevsimin bütün lezzetlerini içinde barındıran kokulu bir kavun gibi üzerini parlaklığı titreyen parlıament mavisi mendille kapatma gayretine özen gösterdiği göğsünü, bebeğin nar kırmızısı dudaklarına ikram eden kadına merhamet ve şehvet karışımı bakarken kendi özel hayatındaki mutsuzluğu bir an için de olsa unuttuğuna sevindiğine şaşırırken Cahit’in kulaklarında bulanık bir uğultu biriktiriyordu. Genç bayanı, bebeğine doğru eğilen başının gölgesinde lezzetli bir helecanla seyretti. 
 
      Gençliğini bebeğiyle yeni kazandığı belli olan kadının kulağına “aman dikkat et hanım efendi, börek gibi çocuğun ağzına meme verilmez ki, çocuğu boğacaksın” diyecek oldu ama sonra bu dikkatinden dolayı diğer insanlar tarafından ayıplanabileceği ihtimaliyle vazgeçti. Gece uykusuzluğunun beyaz hayal ufkuna kaydırdığı çapkınlığın gölgesinde biraz daha derinlik kazanan, kumral çatık kaşlarının altında hareleşen gözlerinde ayrı bir anlam senfonisi okunuyordu. Bu hafif ama iğneleyici tepki fısıltısı, bağırsak gazı hızıyla dolmuşun içini dolduran kirli bir bulut gibi diğer insanların gözlerinden kaçmadı.
 
      Dairenin kenarındaki ilk halkadan itibaren merkeze doğru kayarken kırmızıya çalan pembelik ile gül desenini olduğu gibi tamamlayan gamzesi, kurumuş çizgileriyle dolgun pembemsi dudakların bıraktığı gölgeyi dağıtıyor, camdan yansıyan ışığın yaymaya çalıştığı yağlı boya tablosundaki pembelik bütün yüzün pürüzsüz sathında okyanus dalgası gibi yükselip alçalan bir çekicilik veriyordu. Otomobilin içinde mayısın sabahında taze otların ince uçlarında yer bulan çiğ gibi mahrem erkek tenbihi, diğer yolcuların dikkati o pembe satıh üzerinde yoğunlaşınca kadın titrek parlıament mavisi ipek mendiliyle kapattığı göğsünü kucağında emzirdiği bebeğinin dudakları arasından çekmek istedi ise de bebek iki eliyle daha bir yapıştı. İştahının varlığını, annesinin gözlerinden ayırmayan bakışlarıyla anne-çocuk arasında cereyan eden elektrik akımındaki ısrar, kadının yüzünde parlaklığı biraz daha pembeleştiriyordu.
 
      Cahit, elbise ile yüzün pembeliği arasında cazibe merkezini yakalama ve kadın ruhunun kıvrımlarında kendi kişilik gerçeğini bulma çabasındaki erkeğin kadın üzerindeki baskısının bir tezat teşkil ettiğini biliyordu. Kumaşlar hakkında bilgi sahibi olmakla birlikte kadının bedeninde merkezileşen ve sanki bir heykeltraşın elinde fevkalade bir özveri ile dokunmuş intibaını akseden kumaşın cinsini tam olarak tespit edemediği için şuuraltı dokunma dürtüsüyle, bu hayalet güzelliği saran elbiseye uzanmak istedi. Fakat bu keyfiyetin büyük bir yanlışı aksettireceği fırtınayı, bütün renkleriyle kendi tasavvur kalıbına yerleştirirken muhtemel bir vahim manzaranın nelere mal olabileceği korkusuyla elini dizine koydu. Bu imtina ile şaibenin kızgın fırtınayı çağrı yapmadan, geriye yaslanmaktan başka yan detayların sele dönüşmesini engelleyen kısa yolun uzak durmaktan geçtiği düşüncesine sığındı ve geriye doğru sırtıyla minder arasına her türlü teması kesmek üzere sırtını biraz daha dikleştirdi ve yaslandı.
 
      “Her kadın güzeldir” lafı, laf için söylenmiş laftır. Niçin şairler kadını gül, gülü kadın yanağından süzülen damlaya, yaprağını onun açılan dudağından dökülen tebessüme benzettiğini derin düşünceler demeti arasından bulma zahmetine düşmeden, canlı bir numune olarak karşısında duruyordu. Şairlerin büyüklüğünü daha iyi anladığını kendi kendine tasdik etti. Her kadın şüphesiz bazılarınca güzeldir. Asil, yani büyük ruhların, dünya üstü büyük ruhların “güzel”e yaklaşımı ile samandan kulübelerde hayatı ganimet bilenlerin yaklaşımı aynı olmayacaktır. Eşya kadının şahsında güzelliğe terfi etti. Bir tablo, bir takım elbise, bardak, kalem, velhasıl mekanda yer işgal eden ağırlığı ve hacmi olan her şey, kadının o mübarek şahsında değer kazandığını ilk keşfeden her halde şairler ve krallardır. Şairler ve krallar meclisinde neden kadın ve şarap birlikte vardır.? Şarabın sarhoşluğunu tamamlayan belki onu daha bir tılsımlı kılan şuh kadının olması her halde erkeğin kendi hayal dünyasında yarattığı ulaşılması zor obje değildir. Belki de ulaşılması zor obje güzelliğin şahsında yine kadındır. 0nun içindir ki şuur altı kabiliyetin evreninde kadının çekim merkezine oturtulması, insanların içlerinde sürekli olarak gizlemeye çalıştıkları sırlarına, onun sebeplerinden biri olması, herkesten saklanan günahlarının merkezinde onun olması, şairlerin ilhamının da yaratıcı suyu olmuştur.
 
      Kadın olmasaydı masallar, hikayeler, şiir ve roman, kelimenin tamamlayıcı ifadesiyle edebiyat olur muydu düşünmek lazım. Bütün romanların, ilk derecede kahramanı yine kadındır hiç şüphesiz. Bu hasletiyle bütün romanların, dramların gizli ve açık kahramanı,  muhayyel güzellik heykeli, dokunulmayan, dokunulduğunda şiiriyetini kaybeden, kaybedebilecek kadar narin, buna mukabil büyük insanların sırtını dayadığı yıkılmaz kalesi,ilham ve aklı,, felaketin de huzurun  da kaynağı yine kadının var olduğu muhakkak. Erkeğin mizacını, huyunu, kişiliğini ve cesareti üzerinde silinmez mührü nakşeden, ona mana kazandıran en büyük heykel tıraş. Yani aşkın sevginin nefretin aktığı çeşme yene kadındın.
 
      Bu kısa ve felsefi kavramlarından uzak dokunuş zaman tüneline nasıl girdiğinin kendisi de izah edemedi. Güzellik denilen varlığın kadehinde var oluş hikmetine erememiş olanlar güzelliği izafi bir kavram olarak tarif etmeleri, aslında ruhlarının sabahında çoban yıldızına yolculuk yapamayan kısır döngü içinde nefes tüketenler kendilerini nasıl bir ruh yıkımına götürdüklerini ortaya koyamıyorlar. Koyamadıkları için de her kadın güzeldir ucuzluğunda nefislerine kısa zaman sonra kendisinden eser kalmayacak olan gül suyu döktüler.    
     
      Kelebek kanadına dokunup latif yumuşaklık bulutu parmaklarda nasıl bir renk cümbüşü bırakır ömrünü kısaltıyorsa kadının kelebekten farkını bilmeyenler onu sokağa mı attılar acaba? Belki ideolojik bir yaklaşım olur vehmiyle bu fikir demetini bir kenara koymakta gecikmedi. Şüphesiz sosyal, kültürel ve hatta siyasal sistemin oluşmasında hayat sadece erkeğin aidiyetinde değildir olmamalıdır. Zira kadın da varlık aleminin parçalarından biridir. Her halde kadın, Batı medeniyetinde olduğu gibi bizim medeniyetimizde hayvan veya şeytan ruhu taşıyan bir varlık olarak tasavvur edilmemiş ve değerlendirilmemiştir. Batı medeniyeti, kadını şeytan ruhu taşıyan, günah sebebi saydığı ve ona ayrı bir gözle bakan zamanları yaşamışsa da, bizim medeniyetimizde onu böyle aşağılayıcı bir zaman- devir olmadığı gibi buna benzer bir anlayış da olmamıştır. Erkek egemenliği ve kıskançlığı kadını cemiyet binasının faal bir bireyi olmaktan alıkoyan zamanlar olmuş olsa bile hiçbir zaman onu aşağılayan bir anlayış taraftar bulmadığı gibi akıllar üzerinde muhal toz bulutuna müsamaha edilmemiştir. Hatta kadın anadır ve cennet kapılarının anahtarı onun ayakları altında gizlenmiştir. Buna benzer düşünceler üzerinde bu hummalı beyin ritminin yer ve zaman bakımından üzerinde etüt edilmeye müsait olmadığını kendisi de biliyordu. 0nun için anasının göğsüne yapışan bebekteki açlık ve gözlerindeki masumiyete dikkat etti. Bu kadın tarif edilmeliydi. 0muzlarını daha bir yuvarlak gösteren kumaşın renkleri ve desenleriyle birlikte birbirini tamamlayan kaş, göz ve dudaklar arasında bir takım platonik müphem mukayese ölçüleri üzerinde kendince sanat değeri olabilecek kavramlar bulmaya çalıştı. İhtimal pek muslinden bir kumaşın sarmaladığı bu latif bedenin her hangi bir uzvuna değil, bir parçası olarak başına, gözüne,  boynundaki kıvrımlara bakışlarını gizlemeden bedenin görünebilen bütün sathına yaydı. Beyaz, güneş ve havanın temasından uzak ihtimaline kayıt düşüren bir katiyetle siyah üzüm habbesinin bütün renk ve boyutuyla içinden görünebileceğine şüphe bırakmayan çene altından parlayan teni, uzuna yakın boynu, bakarken insanın cesaret edemediği hissini uyandıran başın arkasında gül demeti halinde toplanmış ve hiçbir suni boya kokusunun sinmediği parlaklığından mı neminden anlaşılması zor ama nemli olduğu ihtimalini güçlü kılan saçları, omuz yuvarlağından, lale yaprağına benzeyen tırnaktan geriye doğru gidildikçe yuvarlaklaşan uzun ve etli parmaklarına kadar afsunlayıcı pembemsi beyazlığın göz kamaştıran bu rüya kadına, gecenin soluksuz, renksiz, şekilsiz, mekansız labirentinde sarmaladığı erkeği merak etmemek, düşünmemek akıl dışı olsa gerek. 
 
      Arka sağ dip koltukta tek başına iki kişilik yer kapladığı halinden belli olan kır saçlı, göbekli, kalça etleri yana yayılan esmer yağlı yüzlü, geniş omuzlu, parmak eklemlerinin sırtında özel olarak ekilmiş çimleri andıran kumral uzun kıllarla kaplı uzaktan bakıldığında ayı pençesini andıran elleriyle kasketli biri sanki manzaranın farkındaydı. Tozdan mı yoksa güneş yanığından mı pek belli olamayan ama iyi bakıldığında ise kulak kenarlarındaki ince şeffaf sarı tüyleri istifham uyandırıyordu. Burun dirseğini geçme gayretini ihmal etmemeye çalışan sivri elmacık kemikleriyle benzi solan adama yarım daire şeklinde dönerek, Cahit’i işaret etti
.
    - Tanıyor musun, dedi. Kirli kirpikleriyle göz çukurunda birikmiş sarı yağları silerek,
     - Kimi?
     Adam Cahit’i burun ucuyla göstererek,
     -Kafayı yiyenlerden biri. 0kumuş ama kendine okumuş, Doğu, Batı Hint, felsefe adına bırakmamış. Bunların nesli tükeniyor şükür. Diğeri sarı kirli kısa kirpiklerini ovuşturmayı bitirdikten sonra,
     -Hımm. Renginden belli. Baksana kulak dibinde ölü helvası kokuyor.
Bu makaleyi sitenize eklemek icin tiklayin.

Makaleyi sitenize eklemek icin asagidaki kodu,
kopyalayip, sayfanize yapistirin.




Preview :

Seher Vaktinde Uyanmak
Çarşamba, 26 Kasım 2008

Powered by QuoteThis © 2008
 

Yorumunuzu ekleyin

İsminiz (Rumuzunuz):
YOUREMAIL:
Başlık:
Yorum:

yazarin diger yazilari icin tiklayiniz

Giriş Formu



Kimler Sitede

Şu anda 88 ziyaretçi çevrimiçi

Haber Kanalları

Anket

Bugün seçim olsa oyunuzu kime verirsiniz?
 

Sözün Gücü

Yeni Sayfa 1

Son Videolar

Sigaramın Dumanına Sarsam
Sigaramın Dumanına Sarsam
2010-07-26 15:16:27
Hoşçakal
Hoşçakal
2010-07-26 14:52:17
Tv Net Gazze Fragman
Tv Net Gazze Fragman
2010-07-19 01:23:24
Aytekin ATAŞ - Mecnunum Leylamı Gördüm
Aytekin ATAŞ - Mecnunum Leylamı Gördüm
2010-07-13 22:54:46
Değdi Saçlarıma Bahar Gülleri - Mediha Emel Aksoy
Değdi Saçlarıma Bahar Gülleri - Mediha Emel Aksoy
2010-07-13 05:27:16
Yeni Sayfa 1

ANALİZ

Google Analytics Verilerine göre

9 Şubat 2006 / 28 Mayıs 2010

tarihleri arasında

İDEAL DÜŞÜNCE'ye

101

farklı ülkeden

112007

kullanıcı

156317

ziyaret gerçekleştirmiş

414149

sayfayı görüntülemiş

ortalama olarak sitede

4 dakika 02 saniye

geçirmişlerdir.

 

İstatistikler

Üye : 129
İçerik : 2131
Web Bağlantıları : 331
mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün621
mod_vvisit_counterDün732
mod_vvisit_counterBu hafta3721
mod_vvisit_counterGeçen Hafta6181
mod_vvisit_counterBu Ay26167
mod_vvisit_counterGeçen Ay27075
mod_vvisit_counterToplam267170

Online (20 dakika önce): 23
IP: 38.107.191.83
,
Bugün: Tem 30, 2010
JoomlaWatch Stats 1.2.9 by Matej Koval