İsteklerim ve Korkularım
Hüseyin SERDAR
Canlandıramadığım isteklerim var. Yavaş ilerleyen hayatımın kurbanları oluyor onlar. Kendime söz geçiremediğimden böylesi kurbanlarımın sayısı her geçen gün artıyor. Bile bile yanlışta ısrar edişimin sırrını ben bile hâlâ anlayabilmiş değilim. Bir taraftan isteklerim birer birer kurbanlarım haline gelirken, öte taraftan ben de korkularımın kurbanı oluyorum. Korkularımın bana yaptıklarının acısını isteklerimden çıkarıyorum sanki. Yapamamış olmamın yapamıyor olmamda nasıl bir etkisi var ise, yapamıyor olmamın yapamayacak olmamda da benzeri bir etkisi olacak mı acaba diye kendime sormadan edemiyorum.
Kimi zaman şöyle diyorum kendi kendime: Başım sürekli belâda olsun ki şımarmayayım. Mantıklı bir düşünce şekli değil tabii ki bu. Zaten, “düşünce şeklimi” acilen değiştirmem uyarısını alalı çok da olmuyor. Bu uyarıyı aldıktan hemen sonra, bu dünyaya ait olmayan bir yabancı olarak yaşadığımı anlamıştım, çünkü bana önerilen ve benim için yeni, fakat benden başka hemen herkes için eski olan düşünce şeklini görmemekte ısrar etmiştim. Gözlerimi “gerçeğe,” herkesin “gerçeğine” kapatmıştım. Kendime ait bir “hakikat” vardı ve ben bu hakikate adeta tapıyordum. Bu dünyaya o kadar yabancıymışım ki bu dünyada yaşayanların kabul ettikleri gerçeği şöyle ya da böyle görmüş olsam da bu gerçeği onlarla paylaşamamıştım. Bu dünyaya ait olan gerçeği göremeyişim ya da onu gördüğüm halde paylaşamayışım nedeniyle ne kimseyle tam manasıyla, hayat boyu sürecek arkadaşlıklar kurabildim, ne de sevdiğim ya da âşık olduğum halde sevgimin ya da âşkımın karşılığını alabildim. Kabul edilir gibi oldum belki, ama asla tam manasıyla kabul edilmedim. Sevilir gibi oldum belki, ama asla tam olarak sevilmedim. Âşık olunur gibi oldum belki, ama asla âşık olunan kişi olmadım. Çünkü hakikatimin farklılığı fark edildiği anda bu dünyadan olmadığım da farkedilmiş oldu.
Bir tarafım insanca yaşamak istiyor. Diğer tarafım ise beni hayvanca bir yaşama sevk ediyor. Bir tarafım ulvî bir yaşama sahip olmamı emrederken diğer tarafım süflî bir hayata beni gark ediyor. Bunun bilinci içinde yaşamak da beni öldürüyor, çünkü ne ulvî bir hayata sahip olmak için yapmam gerekenin tamamını yapıyorum ne de süflî bir hayatın kurbanı olmamak için yeterince direnç gösteriyorum. Alçağa düşeceğim korkusu ile yaşarken yükseğe çıkma isteğim köreliyor. Aşağıya bakarak yürürken yukarıyı unutuyorum. Ve işte benim sonumu hazırlayan da hep bu oluyor. Her yeni güne büyük ümitlerle başlayıp sonrasında kendisine yine söz geçirememiş, kendisini yine adam edememiş olmaktan ötürü acılar içinde kıvranan bir insanın günün sonunda hissettiği hüzün ile çekiyorum perdelerimi.
Kabaca insanları ikiye ayırabiliriz. İnsanların bir kısmı var olmak için çabalarken diğer kısmı yok olmamak için çaba gösterir. Nedendir bilinmez, ben yine kendimi arada, muallakta buluyorum. Ne ordan, ne de burdan birisi olabiliyorum. Var olma çabası içinde hayat sürmeye değer atfedemediğim için varoluş uğraşısı içine kendimi sokamadığım gibi, yok olmayı istesem bile yok olmayı hakkıyla beceremediğimden ya da yok olmaktan anlamsız sebeplerden ötürü korktuğumdan yokoluşa karşı gösterdiğim direnç olması gerekenden daha fazla oluyor ve bu durum beni haliyle diğer uçtaki insanların yanına doğru itiyor.
Neticede, isteklerimle korkularımın çatışmasının kurbanı olmak benimle hayat arasındaki çizgiyi kalınlaştırmaktan başka bir işe yaramıyor... Ben yine ben olarak kalırken kendim de inatla kendim olarak kalmaya devam ediyor.
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız











