HÜRMET VE MÂTEM AYI: MUHARREM
İhsan ÜNLÜ
Hürmet edilesi aylardan biri olan Muharrem ayına girmiş bulunmaktayız. ‘Muharrem’ sözlükte; “Haram kılınan, yasaklanan; kutsal olan, saygı duyulan” anlamlarına gelir. Kur’an-ı Kerim’de ‘Muharrem’ kelimesi, ay ismi olarak zikredilmemekle beraber-saldırıya uğrama durumu hariç- savaşmanın haram olduğu aylardan biri olduğuna işaret edilerek bu aylara saygı gösterilmesi istenmiştir. Hz. Peygamberin de işaret buyurduğu bu aylar; Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep aylarıdır. Ayrıca tefsir kitaplarında, Fecr suresinde üzerine yemin edilen on gecenin Muharrem ayının ilk on gecesi ve üzerine yemin edilen “Fecr” den maksadın Muharrem ayı olduğunu söyleyen yorumlara rastlamak da mümkündür. (2/191,194,217; 5/2,97; 9/5,36)
Muharrem ayının dikkati çeken ilk hususiyeti, hicri-kameri yılın ilk ayı olmasıdır. Hicri takvim, Hz.Muhammed(sav)’in Mekke’den Medine’ye hicretiyle başlatılır. Bu günün takvim başlangıcı kabul edilmesi, dönemin halifesi Hz. Ömer devrinde kabul edilmiştir. Ondan önce Arapların belli bir takvim başlangıç noktaları yoktu. Bazı önemli hadiseleri (Hz. İbrahim’in ateşe atılışı, Fil vak’ası vb.) tarihe başlangıç olarak gösteriyorlardı.
Hicretten on altı yıl sonra(638), halife olan Hz. Ömer’in talimatı doğrultusunda Medine’de bir meclis toplanarak, takvim meselesine bir çözüm bulunmasını istedi. Hz. Ali’nin teklif ve mecliste bulunanların kabulü ile Hz. Muhammed (sav)’in hicreti, İslâm tarihine başlangıç ve Muharrem ayının da bu yılın ilk ayı olması kararlaştırıldı.
Takvim başlangıcı yapılacak kadar öneme haiz hicretin İslam tarihinde çok önemli bir yeri vardır. Her şeyden önce hicret, o dönemde henüz taze güç olan İslam’ın yücelmesi ve yükselmesi bakımından bir dönüm noktasıdır. Hicret, bir kaçış değil; İslam’ın sesinin daha gür çıkması ve daha geniş kitlelere yayılması noktasında büyük bir fedakarlıktır. Bu manada Sevgili Peygamberimiz ve Onun güzide ashabı, sırf Allah için ve ulvi gayeler uğrunda her şeylerini ve çok sevdikleri vatanlarını terk ederek Medine’ye göçmüşler; orada tarihin şimdiye kadar kaydetmediği o müthiş Ensar-Muhacir kardeşliğini tesis etmişlerdir. İslam’ın en güzel sahnelerini Medine’de yaşayan bu altın nesil, gelecek nesillere çok güzel örnek teşkil etmiştir.
Rivayetlere göre, Hz. Musa’nın doğum gününün bu ayda olması ve Firavun’un zulmünden avânesiyle birlikte bu ayda kurtuluşa ermeleri; Hz.İbrahim’in Nemrud’un ateşinden bu ayda felaha ermesi, Hz. Nuh’un gemisinin bu ayda tufandan çıkıp karaya oturması gibi diğer semavi din mensuplarını da yakından ilgilendiren hadiselerden ötürü bu ayın önemi artmış ve İslamiyetten yüzlerce yıl öncesinden itibaren bu aya özel önem atfedilegelmiştir.
Peygamberliğinden önce bulunduğu Arap toplumunun ve Yahudilerin bu aya ve özellikle Aşure gününe büyük önem verdiklerini ve oruç tuttuklarını gören Hz. Muhammed(a.s), Muharrem ayını ‘Allah’ın ayı’ olarak nitelendirip bu ayda tutulan orucun fazileti üzerinde önemle durmuştur:
“Farz namazdan sonra en faziletli namaz, gece yarısı kılınan (teheccüd) namazıdır. Ramazan ayından sonra en faziletli oruç, Allah Teâlâ’nın ayı olan Muharrem’in orucudur”(Müslim, sıyam 202,203)
Peygamberimiz (sav) yine şöyle buyurmuşlardır:
-“Eğer Ramazan ayından sonra oruç tutacaksan Muharrem’i tut. Çünkü o, Allah Teâlâ’nın ayıdır. O ayda bir gün var ki, Allah Teâlâ o günde bir kavmin tövbesini kabul etmiştir, diğer bir kavmin de tövbesini kabul eder.”(Tirmizi, savm: 40)
O günden kasdının aşûre günü olduğu anlaşılan Sevgili Peygamberimiz, bugün tutulan orucun bir yıllık günahlara kefaret olacağını müjdelemişlerdir.(Tirmizi, savm: 48)
Ancak şunu da belirtelim ki İslam kültürünün diğer kültürler karşısında eriyip kaybolmaması için çok titiz davranan Allah Resulü, Yahudilerin yaptığı gibi yalnızca Aşure gününde değil, evveli ve ya sonrasıyla orucunu tutmuştur. Ramazan orucu farz kılınmadan önce bu ayda oruçlu olmaya özen gösteren Yüce Peygamber, Ramazan orucundan sonra da tutmaya çalışmış ve tutulması konusunda da Müslümanları teşvik etmişlerdir.
Aşûre’nin Menşei
Aşûre, Arap dilinde ‘on’ mânâsına gelen “aşr” kelimesinden alınmıştır. Hicrî senenin birinci ayı olan Muharrem ayının onuncu gününe ‘aşûra günü’ denilmiştir. Rivayetlere göre, Aşurenin menşei Nuh Peygambere dayandırılır. Hz. Nuh(a.s.)’ın gemisi, aşûra günü Cûdî dağı’nın tepesine oturunca, gemidekiler büyük bir sevinçle tufandan kurtuluş gününü kutlamak istemişler ve geminin ambarında arta kalan erzakı karıştırıp bir yemek pişirmişlerdir. O günden bu yana diğer din mensuplarının da kutladığı bu aşure geleneği, günümüze kadar gelmiştir. Bu anlamda aşure; dil, din, ırk farkı gözetmeksizin, herkesin bir arada barış içersinde yaşayabileceğini simgeleyen güzel bir nimettir. Ve yine aşure, evrensel dostluk ve kardeşliğin ortak tadı olarak kabul görmüştür.
Muharrem orucunun sonunda aşurenin pişirilerek dağıtılmasını iki türlü yorumlamak mümkündür: Birincisi;bu ayın aynı zamanda matem ayı olmasından dolayı, Anadolu kültüründe matem olan yerde dağıtılan helvanın yerine aşurenin pişirilip konu-komşuya dağıtılarak Ehl-i Beyt’in ruhunun da şâd edilmesidir. Bir de sevinç anlamı içermektedir ki bu sevinç, Kerbela Vak’ası sonunda İmam Hüseyin’in oğlu Zeynelabin’in sağ kurtulmasından ve Ehl-i Beyt’in soyunun devam etmesinden duyulan bir sevinçtir. Bu nedenle aşureler pişirilir, kurbanlar kesilir ve eş-dost herkese dağıtılır. İster o niyetle, ister bu niyetle olsun, yüzyıllardır süregelen bu güzel âdet, aynı coşku ve güzelliğiyle günümüzde de devam ettirilmektedir. Özünde çok kültürlülük ve çok sesliliği de sembolize eden bu günün, insanımızın birbirini daha iyi anlayıp kaynaşması ve ortak değerlerimiz etrafında kenetlenmesi adına güzel bir gelenek olduğunu görüyoruz
Dinmeyen Gözyaşı: Kerbelâ
Muharrem ayı denilince hiç kuşkusuz akla gelecek en önemli hadiselerden biri de; Alevisi-Sünnisi hepimizi perişan eden, düşündükçe yüreklerimizi sızlatan, gözlerimizi yaşartan, akılların alamayacağı cinayetlerin işlendiği Kerbela Vak’asıdır. Tarih boyunca bu elim hadise ne yazık ki birilerinin elinde ya siyasi malzeme olarak kullanılmış ve ya mezhebi taassuplara kurban edilmiştir. Birileri bu hadisenin üzerinden Kerbela’yı ve Ehl-i Beyt’i bayraklaştırıp tekeline alırken; diğer bir kesim ise bu hadiseyi adeta yok saymış ve üzerini örtmeye çalışmıştır. Bu iki uç nokta arasında elbette akl-ı selim olan görüşler de olmuştur. Bu görüşe göre, Kerbela vak’ası ne kadar yürek dağlayıcı olsa da yaşanmıştır ve tarihi bir realite olarak karşımızda durmaktadır. Böyle bir realiteyi ıskalamak yerine, aklın ve bilimin ışığında gün yüzüne çıkarıp tartışmak ve gerekli dersleri çıkararak kolektif bir hafızaya sahip olmak en akıllıca olanıdır. Nitekim tarih ne övünme ne de dövünme malzemesidir; yaşayanlar için en büyük ibretlerle doludur.
İslam tarihinin en can yakıcı ve dramatik sahnelerinin yaşandığı Kerbela, çok büyük ibret ve ilhamlarla günümüze de ışık tutmaktadır. Her şeyden önce, yapılan bu katliam sıradan insanlara değil, İslam Peygamberinin biricik torunu Hüseyin’e ve Ehl-i Beyt hanedânına yapılmıştır. Kaldı ki bu insanlar, bu zulme reva görülecek hiçbir şey yapmadan mazlûmen katledilmişlerdir. Böyle bir cinayetin değil bir Peygamber torununa, sıradan bir insana hatta bir canlıya dahi işlenmesi İslam’a ve akıllara ziyan bir durumdur. Dolayısıyla, herkesin peygamberinin torunu olan İmam Hüseyin’i anmak ve anlamak için kolektif bir anlayış sergilemekten daha doğal bir şey olamaz.
Şairin dediği gibi, Peygamber torununu anmak, onun mesajını anlamak ve yapılan bunca zulüm için gözyaşı dökmek boşa değildir.
Ehl-i Beytin yâd edip her lahza âb-i dîdesin
Zayi olmaz eşk dökmek dide-yi hunbârdan,
Bu musibet eşkinin her katresinde rûz-i Haşr,
Ecirdir bin bahr-i rahmet Hazret-i Cebbar’dan!
Yani, ‘Ehl-i Beyti anarken dökülen gözyaşlarının kayıp değil bilakis; bir damla gözyaşına mahşerde rahmet denizinden binlerce mükafattır’ diyor ulu ozan Fuzuli.
Peki yüce dava uğruna ölümü göze alıp yollara düşen İmam Hüseyin’in derdi neydi? O, iktidar peşinde miydi? Niçin bütün ısrarlara ve uyarılara rağmen vefasız Kufe’lilerin yanına gidiyordu? İşte tam da vefasızlığın, acımasızlığın, vurdumduymazlığın yaşandığı; dünyevî hırs ve menfaatler uğruna her türlü entrikanın çevrildiği şu günlerde, Onu anlamaya ne kadar ihtiyacımız var değil mi? Tabi bununla ilgili mevzu bu sütunları aşacağından, bir sonraki yazıda görüşmek üzere…
28.12.2008
İhsan ÜNLÜ
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız











