| Milli İrade Cumhuriyetiyle Statükocu Cumhuriyetin Zihniyet Çatışması (2) |
|
|
|
| Yazar M. Emin POYRAZ |
| Pazar, 21 Şubat 2010 14:41 |
|
O0kuyucum “İdeal Düşünce" sitesinde daha evvel yayımlanan bir makale- yazımda “Açıkça ifade edilmesi gerekirse diyebiliriz ki cumhuriyetin kuruluşundan itibaren 1970li yıllara kadar devam eden süreç içinde cumhuriyet edebiyatı, yobaz, pasaklı, sarı kazma dişli, kirli uzun sakalları olan, kara cübbeli köy imamı ile köyün ileri görüşlü, dinç ve dünya olaylarına vakıf, köylü insanıyla iç içe problemlere çözüm bulan, yeri geldiğinde çeşme yolunda karşılaştığı Ayşe ile gönül ilişkisine girecek kadar modern köy öğretmen çatışmasını işlediği ve bugünkü popülist aydın kesimin de bu çatışmanın mahsulü olduğunu saklamaya gerek yoktur.” Şeklinde bugüne kadar süregelen bir çatışmayı dile getirdiğimi hatırlayacaktır. İşte bu zihniyet, Tandoğan, çağlayan ve Kızılay meydanlarını dolduran siparişli gönüllülerinin dillerinden düşürmedikleri “ Türkiye laiktir laik kalacak” “ordu göreve” sloganlarını siyasetin ve rejimin temel dayanağı kabul edenlerin dünyada ve Türkiye’de meydana gelen değişime direnen zihniyetin kendisidir. Türkiye’de gerek taklitçi, projesiz, kendi insanını korku objesi gören aydınlar ve gerekse büyük sermaye-kent aristokrasisi nezdinde modernleşme keyfiyeti, dine ait olan ve dolayısıyla dinin tayın ettiği esaslara karşı olmaktır. Köy kahvesinde köy öğretmeni gençlerle, yaşlılarla hasbi hal ederken “Selamün aleykum” yerine “günaydın” veya “Tünaydın” derken dolayısıyla onlardan biri olmadığını, inandıklarına inanmadığını, onlar gibi düşünmediğini anlatmak istiyordu. Mutlak gerçeğin din ve dinin insan hayatına yansıyan tezahürleri değil, bilimin ve aklın yol göstericiliğinden başka bir şeye inanmadığını toplum mühendisliği mantığıyla kabul ettirmeye çalışıyordu. 1908 yıllarından başlamak üzere 1945 ve hatta 1970 li yıllara kadar devam eden bir süreci bu toplum yaşamıştır. Bu sürecim mimarı CHP’dir. Eğer CHP’yi kendi açılımıyla detaylandırırsak diyebiliriz ki, hem cumhuriyetçi, yani ekseriyetin yanında yer alan, bu ekseriyetin iradesinin iktidar olmasını isteyen bir siyasi organizasyon, hem de halkın iradesini cumhuriyet için büyük bir tehlike gören bir zihniyet yapılanması olarak görmek mümkündür. Fakat bu siyasi partinin itibar ettiği otantik halkın kendisi değil, kafasında tasarladığı, muhayyel dünyasında tasavvur ettiği itaatkar, köleliğe boyun eğen, sormayan sorgulamayan bir halk.. Bu otantik halk inanmak istediğine inanacak ama inandığı değerleri hayatının her teferruatından atan bir inanmaya inanacaktır. İşte CHP’nin bu mantığı, dine de dindar insana da karşı olan Darwinistçi bir mantıktır. Darwinistçi mantık, dine itibar ederek ruhunu arındırmak isteyen mantığın iktidar olmasına karşıdır. İnançlı mantık Fırat nehrinin kenarında bir kurt bir koyunu kaçırırsa kendini “sorumlu” tutan mantıktır. Statükocu mantık darwinisttir, sorumlu mantığı bilime ve akla aykırı görür. Bu Darwinist mantığa göre, inançlı mantığın yeri, burnunun sümüğünü silmek için cebinde her zaman mendil taşıyan yaşlıları veya isteyeni “ahiret” denilen dünyaya hazırlayan ve dizlerinin bağı çözülmüş mantıktır, bu mantığın siyasi, kültürel ve ekonomik hayatın stratejileriyle işi ve ilgisi olamaz. İnançlı mantığın siyasetle, iktidarla, ekonomiyle uğraşması, laiklik, ilke ve inkılâpların ruhuna aykırıdır. İnançlı mantık, ulusal egemenliğin devamına hizmet yolunda şehit olabilir ve şehitlerine ağıt yağabilir, bunun için düzen her türlü yardımı yapmaya hazırdır. Folklorik temalarla Türkiye’yi dünyaya tanıtabilir, fakat faili meçhul cinayetleri sorgulayamaz, mevcut iktidarların faaliyetlerini, kendi istikballeri açısından büyük tehlike görenlerin oluşturdukları yer gayri meşru yeraltı terör odaklarını sorgulayamaz. Maalesef bugün bütün siyasi oyunlarla ayakta kalmağa direnen modernleşmeci, ilke ve inkılâpların koruyucu zihniyeti budur ve Türkiye’de bu mantığın elinde bulundurduğu iktidarı koruma savaşı veriliyor. Laikliği ilke ve inkılâpları koruma adına kendi toplumunu, kendi insanını korku ve mezar ağıtlarıyla besleyen ve daha sonra bu ağıtları toplumun kültürel değerlerine dâhil ederek bir müzik ve folklorik sanat olarak televizyon programlarına dönüşmesine hizmet eden bir siyasal rejim her halde demokrasiyle münasebeti olmadığı gibi insani de ilgisinin bulunmadığını iddia eden mantığın doğruluğunu ispat için anayasa profesörü olmaya gerek yoktur.. Ağıtlar, bir toplumun; zevklerinin, sevinçlerinin, hayatın içinden filizlenen kültürel zenginliğinin günümüze intikali eden değerler, birikimler olmakla birlikte, aynı zamanda uğranılan zulmü, acıyı, hayatın dışına itilmişliği, totaliter kuşatmayı, hakir görülmeyi kendilerinden sonraki kuşaklara devredilen bir isyanı, keder ve nefretin habercisidir. Türkiye’nin seksen küsur tarihi boyunca bu isyan ve kederin derinlemesine gayret edilmiş, rejimi koruma ve kollama adına “iç tehdit” gibi korku objeleriyle milletin ruhu üzerine militarist gölge eksik edilmemeğe çalışılmıştır. Daha evvel de ifade ettiğimiz gibi dünya insanlığı yeni bir değişimi, insan hak ve hürriyetlerinin korunmasına taalluk eden yeni bir değişimin sancılarını yaşıyor: insanlığın düşünce dünyası değişiyor. Her halde Türkiye Cumhuriyeti halkları bu değişimin dışında kalmayacaktır. Kitle iletişim araçları dünyayı ve dünyada meydana gelen değişimleri insanların yatak odalarına kadar yakın etmiştir. Binaenaleyh Türkiye’de değişim sancıları başlamıştır ve bu süreci engellemeye kimsenin gücü yetmeyecektir. Bu itibarla yıllarca Batılılaşma, modernleşme, muasır medeniyet seviyesine yükseltme adına kendilerini toplumun mutlak ve hesap sorulamaz liderleri kabul eden elitler tarafından bu toplumun inançlarıyla, kutsallarıyla savaşan ve yine bu toplumun diniyle diliyle, kılık kıyafetiyle uğraşılarak hep korku ve mezar ağıtları yaptırmağa kendilerini memur gördüler. Yeryüzünü fitnelerden koruyacak ve hakkı hak bilerek Hakk’ın yanında yer alan yeni bir “diriliş nesli”nin gücüyle karşı karşıya geleceklerdir. Bundan böyle insanlığın insanlık düzenini yıkmağa kimsenin gücü yetmeyecektir. Bugün devam eden sancı, ne iktidarın meşruiyetsizliği veya dini siyasete alet ederek kadrolaşması, ne de rejimin, yani demokratik laik düzenin ilga edilerek bir başka düzene zemin hazırlanmasıdır. Mesele, inançlarına, kültürel mirasına, bir başka ifade ile tarihi değerlerine merbut diriliş neslinin iktidara oynama meselesidir. Kavga budur. Dolayısıyla bugün yapılmaya çalışılan mitingler, siyasi beyanat üslupları, gemilerde icra edilen savaş çığırtkanlığına, Ergenekon kozmik faaliyet hücrelerinin zorlanmasına gösterilen direnci, “milli irade cumhuriyetiyle statükocu cumhuriyet zihniyetinin birbiriyle kapışması olarak değerlendiriyorum. Öyle görülüyor ki bu mitinglerin ve kozmik odaların pek bir faydası olmayacaktır. Türkiye’de değişime direnen zihniyete göre, diğer bir ifade ile totaliter statükocu cumhuriyetçilere göre ülkenin kan gölüne dönüşmesinin hiçbir önemi yoktur: hatta yüzlerce binlerce aile evladı şehit olabilir, yeter ki kafalarındaki ideoloji hayatta kalsın, kendilerine istikbal temin edilsin. Ama unutulmamalıdır ki değişim başlamıştır ve devam edecektir. Direnmenin statükoya hiçbir faydası olmayacak, belki bu direniş, toplumdaki değişimi biraz daha hızlandıracak ve sadece statükocu zihniyetin yalnızlığını, güçsüzlüğünü pekiştirecektir. Statükonun kan kaybetmesi, yalnızlaşması, toplum katmanları tarafından deşifre edilmesi, demokrasinin de güç ve sıhhat bulmasını sağlayacaktır. Yazımızın bundan evvelki bölümde sarahaten Türkiye’deki kavga bir rejim meselesi değil, bir iktidar olma ve devletin lütfünden müstefit olma mücadelesi olduğunu ifade etmiştik. Yani çağdaş dünyada olduğu gibi halkın kendi hür iradesiyle tercih hakkını kullanarak belli bir zihniyet kadrosunu iktidara getirmesi değil; daha çok belli sınıflarca çerçevesi çizilen ve bu belli sınıfların sürekli iktidar nimetlerini kendi nepotist kadroları tarafından paylaşılması kavgasıdır. Çünkü bu zihniyetin kanaatine göre, kendileri dışında her birey, her cemaat veya grup, rejim için bir iç tehlikedir ve bu tehlikeye karşı sürekli olarak teyakkuzda olunması gerekir. Yukarıdaki paragrafta dediğimiz gibi vatandaş vatandaştır ve güdülmeğe layıktır. 0 iç ve dış siyaseti bilemez, ekonomiyi çözemez. Dolayısıyla gerici bir zihniyetin temsilcisidir. Ancak siyaset, yani iktidar olmak camiye gitmeye benzemez ve o cami zihniyetiyle idare edilecek kadar basit değildir. Dolayısıyla siyaset elitlerin teminatı altındadır. Bu Mücadele tarihimizde sadece cumhuriyetle başlamış değil, Tanzimat’la başlayan ve İttihat Terakki’yle felsefi bir keyfiyete inkılap etmiş, cumhuriyetle birlikte tek parti döneminden günümüze kadar devam eden süreç içinde de ihtilalci-ideoloji haline dönüşmüştür. İhtilalci-ideolojinin cumhuriyet tarihi boyunca dayandığı üç temel dayanağı vardır ve bunlar da; a) Kitlesel basın ( yazılı sözlü basın) b) Resmi bürokrasi (bunun içinde askeri bürokrasi de vardır) c) Sivil toplum kuruluşları ( bu kuruluşlara üniversiteleri ilave etmekte fayda vardır.)dır. (b) ve (c) şıkkında çerçeve içerisine aldığımız ve aynı zamanda bir realite olarak Türkiye’de görüldüğü üzere siyasi karar mekanizmaları üzerinde büyük ağırlığı ve yönlendirmesi, hatta korkulu rüyası olduğunu müşahede ettiğimiz ve adına sivil toplum kuruluşları ve bürokrasi dediğimiz bu güç, Batı’da görüldüğü gibi tarihsel ve toplumsal bir mirasın yaygınlaştırılmasını hedef almak gibi bir problemi de yoktur. Bir başka ifade ile gelir dağılımının sosyal – hukuk devleti prensibinden hareketle paylaşımını tesis etmek de değildir; Türkiye’de sivil toplum kuruluşları adı verilen modern kuruluşlar, daha çok toplumun değerlerine karşı dürüş sergilemek suretiyle devletin totaliter ideolojisinin devamını sağlamaktan ibaret gücün kendisidir. Türkiye’nin seksen küsur tarihinde her on senede yapılan ihtilallerin yapılmasında bu kuruluşların ağırlığı, tesirleri ve ihtilallerin meşruiyetini bu kuruluşlarca desteklendiği ve hatta sermaye bakımından yardımcı olduğu bilinen bir gerçektir. “İstanbul sermayesi”yle “Anadolu sermayesi”nin belli çevrelerce mukayesesinin yapılması, Türkiye ekonomisinin güç kazanması ve ekonomik verilerin tabana yayılmasındaki rahatlık ve bundan duyulan memnuniyet değil. “Anadolu sermayesi,” siyasi iktidar imkânlarını kendi ekonomik gücünün devamı için kullanan yukarıda (a,b,c) çerçevesi içerisine aldığımız çevrelerin kendilerine karşı gördüğü yeni rekabet gücüne gösterdikleri tahammülsüzlüğün icat ettiği kavramlardan biridir ve bu güç, onlara göre, rejim için büyük bir tehlikedir. “Yeşil sermaye” “dinci sermaye” gibi icat edilen kavramlar, bu endişeden ve korkudan doğan veya siyasi iktidarı ellerinde bulundurmak isteyenlerin, iktidarlarını muhafaza ile devamlılık kazandırmak maksadına matufen uydurdukları kavramlardan biridir. İstanbul sermayesi ilericidir. 1980lerden sonra Anadolu insanının, modern dünyada cereyan eden hadiselerden derler çıkarması, yeni neslin bu hadiseler arasında mukayeseler yapabilme gücüne erişmesi, iktidar olmanın güçlü bir ekonomik güce bağlı olmakla birlikte yetişmiş ehliyetli bir entelektüel birikiminin mutlaka var olması gerektiğinin idrakiyle kendini toparlaması, “pembe köşklerde” kokulu şuh kadınlarla birlikte yudumlayanları ürkütmüştür. Haddi zatında bugün Türkiye’de ilke ve inkılapları koruma adı altında “ ilerici- gerici” kavramlarının bir ideolojik hüviyet kazanması da bu ürkmenin sonucu ortaya çıkarılmış kavramlardır. İlericilik-gericilik Fransız devrimiyle birlikte dünya siyaset edebiyatına girmiş bir kavramdır. Liberal, milliyetçi, sosyalist ve muhafazakâr kavramları da bu dönemin meyveleridir. Bu böyle olmakla birlikte, Türkiye’de ilerici-gerici kavramına ideolojik bir mana yüklenmesi ise cumhuriyetle başlamıştır. Bilindiği gibi Avrupa siyaset tarihinde kiliseye ve kilisenin dogmatizmine karşı başlatılan savaş aslında kendi içine hapsedilen bir birikimin infilak hadisesi olarak modern siyasi iktidar mücadele tarihinin başlangıcını tayın eder. Binaenaleyh Batıda gelişmekte olan ve kiliseye karşı başlatılan bu siyasi iktidar mücadelesinin tahlil keyfiyeti bu yazımının dışında bırakmak mecburiyetini bir vazife ittihazıyla başka bir yazıya havale edeceğiz. Bizim şimdilik hedeflediğimiz mesele Türkiye’de demokrasi denilen düşüncenin hangi mecraya sürüklendiği meselesine açıklık kazandırmaktır. (DEVAM GELECEK) +;badges:p} Bu makaleyi sitenize eklemek icin tiklayin.Makaleyi sitenize eklemek icin asagidaki kodu, kopyalayip, sayfanize yapistirin. Preview :
Milli İrade Cumhuriyetiyle Statükocu Cumhuriyetin Zihniyet Çatışması (2) Pazar, 21 Şubat 2010 © 2010 - İDEAL DÜŞÜNCE Powered by QuoteThis © 2008 |
Yorumunuzu ekleyin
Giriş Formu
Kimler Sitede
Şu anda 103 ziyaretçi çevrimiçiAnket
Sözün Gücü
Son Videolar
| Çıkayım Gideyim 2010-08-30 02:38:18 |
| Yalgızam Yalgız - Reşid Behbudov 2010-08-30 01:53:07 |
| Çıkayım Gideyim 2010-08-30 00:39:41 |
| Kağıt 2010-08-27 22:25:13 |
| Cartel - Karakan Erci e ve Cina-i Şebeke Kartel 2010-08-25 03:13:34 |
ANALİZ
Google Analytics Verilerine göre
9 Şubat 2006 / 30 Temmuz 2010
tarihleri arasında
İDEAL DÜŞÜNCE'ye
101
farklı ülkeden
119040
kullanıcı
165094
ziyaret gerçekleştirmiş
432901
sayfayı görüntülemiş
ortalama olarak sitede
3 dakika 56 saniye
geçirmişlerdir.
İstatistikler
Üye : 134İçerik : 2198
Web Bağlantıları : 331






![]() | Bugün | 703 |
![]() | Dün | 754 |
![]() | Bu hafta | 4083 |
![]() | Geçen Hafta | 5582 |
![]() | Bu Ay | 2217 |
![]() | Geçen Ay | 22887 |
![]() | Toplam | 293140 |
IP: 38.107.191.82
,
Bugün: Eyl 03, 2010











































