|
|

Karadeniz'de Postmedern Pontusculuk
Mehmet BİLGİN
|

Doğu Karadeniz - Tarih-Kültür-İnsan
Mehmet BİLGİN
|

Sarıalizadeler (Sarallar) Doğu Karadeniz'de Bir Derebeyi Ailesi
Mehmet BİLGİN |
Araştırmacı
yazar Mehmet Bilgin ile Küreselleşme ve Doğu Karadeniz
Üzerine Bir Röportaj
SORU – 1 Doğu Karadeniz Bölgesi tarihine
ilişkin araştırmalarınıza doğduğunuz kent “Sürmene
Tarihi” ile başladınız. Yolculuğunuz, “Doğu Karadeniz
Tarih Kültür İnsan” adlı çalışma ile bölgenin etnik
tarihine, “Doğu Karadeniz Bölgesi’nde Bir Derebeyi
Ailesi Sarıali-zâdeler (Sarallar)” adlı kitabınızla
ailelere kadar genişledi. Araştırma tutkunuzun kendi
coğrafyanız ve kendi tarihinizi deşmenin ötesinde
sebepleri var mı?
Bu soruya anlaşılabilir bir cevap vermek
için biraz teferruat gerek. Yoksa nereden nereye uzadığı
anlaşılmaz, hem de yavan olur. Bu arada beni tanımak
isteyenlere de biraz bilgi vermiş olalım. Kitap ve
okumaya merakım ilkokul yıllarında başladı. İtiraf etmek
gerekirse Teksas ve Tommiks’le başladım. O yıllarda en
büyük dostum, rahmetli, gazeteci Saffet Ağa kolunun
altına sıkıştırdığı gazete ve dergileri gezerek
satardı. O’nu görünce sevinirdim. Çünkü yeni çizgi
romanlar getirirdi. Bütün serileri okudum. 4. sınıfta
öğretmenim Naime Çakır, bir okul dergisine bizi abone
etti. Ders kitabı ve çizgi roman dışında ilk abone
olduğum dergi budur. Onun arka sayfasında yayınlanan
“Çirkin Ördek Yavrusu” adlı çizgi roman, beni duygusal
olarak çok etkilemiştir. Hala unutamam. Ciddi anlamda
okuduğum ilk kitap; anneme yaptığım ısrarlarıma
dayanamayan dedemin verdiği para ile almış olduğum tek
ciltlik 5. sınıf Ansiklopedisidir. Oradaki bilgilerin
bir çoğunu büyük bir zevkle okuduğumu hatırlıyorum.
Kitabın içinde Hz. Muhammed’in hayatı ve bir de deve
üstünde resmi vardı.
Ortaokula
başladığım günlerde köydeki evin tavan arasında babamın
ilk ve ortaokul kitaplarını buldum. Bir büyük atlas ve
bir de tarih kitabı benim için çok etkileyici oldu. O
zamanki tarih kitabı kalın cilt kapaklı ve her cildi
5-600 sayfalık bir kitap. Tarih kitabı deyip geçmeyin.
Kırklı yıllarda ilk ve orta dereceli okullarda okutulan
4 ciltlik tarih kitaplarını yıllar sonra ‘Kaynak
Yayınları’ tıpkı basım olarak yayınladı. Piyasada
bulabilirsiniz. Bugün üniversitelerde okutulan tarih
kitapları ile karşılaştırın.Tek bir kelime bile abartı
yok. Orada yazılıp da bugün değişmiş bir gerçek de yok.
O kitabı da büyük bir heyecanla parça parça okudum. Bu
bilgilere sahip bir öğrenci olarak tarih ve coğrafya
derslerinde öğretmenlerin anlattıklarını hiç dinlemedim.
Hep onlardan çok bildiğimi düşünüyordum. Onları bir
anlamda küçümsemem, belki de edebiyat hocalarımdan
etkilenmemin nedenleri arasındadır. O bilgilere sahip
olmanın verdiği coşku ile tarih kitabının içindeki
resimleri keserek odamın duvarına yapıştırıp duvarda bir
tarih panosu yaptım. Bu pano her yılın müfredat
konusuna göre yenileniyordu. Kitaptaki resimler de
altmışlı, yetmişli yıllardaki kitaplarda yer almış
resimlerden daha kaliteli ve daha çoktu. Kitapla işim
bittiği zaman çöpe attım. Ne yaptığımın farkına da 20
yıl sonra vardım.
SORU – 2. Başarılı bir öğrenciydiniz
herhalde.
Pek iyi bir öğrenci olduğum söylenemez.
Ortaokul son sınıfta bir sene kaybım var. Lise 1’de
edebiyat hocamız sınıfa iki dergi getirdi. “Türk Dili”
ve “Hisar”. İsteyenlerin bu dergilere abone
olabileceğini söyledi. Ben Hisar’a abone oldum. Türk
Dili’ne de abone olan arkadaşım vardı. Birkaç ay sonra o
arkadaşlarla aramızda bazı konuları tartışmaya
başlamıştık. Farklı şeyler düşünüyor ve savunuyorduk.
Nereden çıktı bu? Müfredatta öğretilenden başka
görüşler günlük hayatımıza girmeye başlamıştı. O
yıllarda Türkiye gerçek anlamda bir değişim yaşıyordu.
Artık vatandaş çarşıda yamalı pantolonla gezmeyi ayıp
kabul ediyordu. 68 kuşağının gençlik hareketleri
başlamıştı. Biz bir şey bilmiyoruz. Bir “boykot” var.
Bir de “Anarşist”. Çok iyi hatırlıyorum ajanstan haber
dinlerken, filan okulda öğrenciler boykot yaptı, derse
girmedi dendi mi, ortalığa bomba düşmüş gibi milletin
morali bozuluyordu. Bu gün televizyonda şehit
haberlerini izledikten sonra oluşan hava gibi.
O yıllarda yüksek tahsil yapan bir çok
Sürmene’li abimiz var. Bir çoğunun babaları çarşıda
esnaf. Herkes tedirgin. O abiler yazın Sürmene’ye,
favorileri ve saçları uzun geliyor, İspanyol paça
pantolon giyiyorlardı. Çakı gibi... Biz de
etkileniyoruz. Millet onlara yabancı insan gibi bakıyor.
Görmeye alıştıklarından farklı bir manzara. Bir iki tane
de sakal bırakan var. Sakallar hırpani. Onlar “anarşist”
ya da “militan”. Ama halk onlara “Makarios” diyor.
“Makarios Sabahattin” gibi. Bu onların babalarını
eziyor. Çarşıda hep ezik dolaşıyorlar. Büyük
fedakarlıklarla yüksek tahsil yaptırdıkları çocukları
ile gururlanamıyorlar. Bunun toplumsal baskı denilen şey
olduğunu, çok uzun yıllar sonra kendimi on dört ay
boyunca sosyoloji okumaya verdiğim zaman bunu
öğreniyorum.
SORU – 3 Çoğunlukla edebiyat hocalarının
etkisinde kalınır. Siz de böyle bir etki oldu mu?
Lisede edebiyat hocalarımızın etkisi ile
düzenli okumaya başladım. Okuduğum kitaplar klasik
romanlar. Pek bir şey anlamadım dersem yalan olmaz.
Trabzon’a gidince 24 Şubat Kitapevi’nin vitrininde bir
kitap gördüm. O zaman kitap satan dükkanlar daha çok
kırtasiyeciler ve vitrinler de kırtasiye ile dolu.
Vitrini kitapla dolu tek dükkan orası. Orhan Karaali,
rahmetli oldu. Ama daha sonra kızı ile görüştüm.
Babasına sunamadığım saygımı kızına ileterek borcumu
ödemeye çalıştım. Çünkü Trabzon’un kültür tarihine çok
katkıları olmuştur. Eski Trabzon fotoğraflarını
dükkanının camında sergilemesi bile bir çok kişiyi
etkilemiştir. Bazen dükkanında folklorik ürünlerden
oluşan sergiler düzenlerdi. Bu yetmişlerdeki Trabzon’un
kültür ortamını gösterir. Trabzon’da kırklı, ellili
yıllarda kültür ortamı daha canlı, daha renkli idi.
Büyük bir heyecan vardı. Yayın faaliyeti, spor ve
tiyatro çalışmaları bugünkünden çok sağlıklı idi.
Bırakın Trabzon’u kazalarında bile kültür hayatı
bugünkünden canlı idi. Sürmene Halkevi’nin binlerce
ciltlik kitaptan oluşan zengin bir kütüphanesi vardı.
Her ay gençler bir tiyatro sahneye koyardı. En büyük
sıkıntıları içinde kadın olmayan bir piyes bulmak. Bu
mümkün değil tabi. O zaman da kadın rolünü erkekler
oynardı.
Sürmene’de iki ayrı spor kulübü vardı.
”Sürmene Spor” ve “Sürmene Gençlik”. Sporun bütün
branşlarında faaliyet gösterdiler. Trabzon’dan Necmiati,
İdmanocağı gelir maç yapardı. Masa tenisi takımı vardı.
Kulüplerin yarış kayıkları ve kürek takımı vardı.
Sürmene’nin voleybolda Türkiye ikinciliği var. O da
tecrübesizlikten Galatasaray’a yenilmişiz. Bütün bu
faaliyetlere önderlik eden, eşraftan Bükrü Mehmet
(Mehmet Bükrü) gibi ağabey pozisyonunda olan insanlar.
Bunlar unutulmayı, yok sayılmayı hak etmiyor. Bu da
bizim ayıbımız.
Dönelim 24 Şubat Kitapevi’ne. Dükkanda
genellikle edebi eserler var. Yaşar Kemal’in kitaplarını
ilk defa orada gördüm. Hürriyet gazetesi İnce Memed’i
resimletip, tam sayfa tefrika etmişti. Yaşar Kemal
ismini oradan biliyorum. Kitabın adı “Bu Diyar Baştan
Başa”. Cebimdeki bütün parayı verdim. Kitabı aldım.
Sürmene’ye dönecek minibüs param yok. Allah’tan Numune
Hastanesi’ne hasta ziyaretine gelmiş yakınlarımı durakta
buldum ve Sürmene’ye döndüm. Yediğim çok güzel şeylerin
tadını unuttum. Fakat o röportajların tadını unutmadım.
Hele Yaşar Kemal’in anlattığı o çam kabuklarının
içindeki zarın, yalabuğun tadını hiç unutamam. Şimdi
Yaşar Kemal’in röportajlarını bilen var mı? Daha sonra
bütün kitaplarını okudum. Lisede dönem ödevi olarak
“Ağrı Dağı Efsanesi”nin özetini çıkardım. Kitap
resimlerle süslenmişti. Özeti de resimli yaptım. En
zevkli yaptığım ödev budur diyebilirim.
24 Şubat Kitapevi’nin vitrini Trabzon’da
benim içimi ısıtan, en sevdiğim yerdi. Vitrinde öne
konan ne varsa onu seçerdim. Orhan Kemal’i okumam da bu
yüzden. Sonra Kemal Tahir’i vitrinde gördüm. Başlayış o
başlayış. Kemal Tahir’in bütün eserlerini okudum. Onunla
ilgili her şeyi okudum. Kendi kendimi Kemal Tahir uzmanı
ilan ettim. Bu konuda yazmıyorum ama bu iddiam devam
ediyor. Lise sondaydım. Kendimi okuduklarım hakkında bir
şeyler söyleyebilecek durumda hissediyordum. Milliyet
Sanat dergisinin sadık okuyucusuyum. Gerçek Yayınevi’nin
100 soru dizisi var. Fethi Naci’yi okudum. Kendimi artık
edebiyat eleştirmeni olarak görüyordum.
SORU – 4 Üniversite döneminiz?
Üniversiteyi kazanmama rağmen tek dersten
kaldım ve liseden mezun olamadım. Ankara Üniversitesi
Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni kazanmıştım. Bir sene daha
kaybettim. Üniversite giriş sınavları herkesin önünde
bir engeldir. Ben girdiğim her sınavı kazandım. Kimya
dersinden sene kaybımın sebebi olarak hep fizik hocasını
sorumlu tuttum. Arkasında fikir ayrılığı yatan kişisel
bir tavrın kurbanı olduğumu düşündüm. İkinci sene son
hakkım olarak girdiğim sınavda zorlanarak mezun oldum.
İkinci defa girdiğim üniversite imtihanında ikinci
tercihlerimden olan A.Ü. D.T.C.F - Kütüphanecilik
Bölümü’nü kazandım. Severek okudum. Babam bu bölümden
pek memnun değildi. Üçüncü defa imtihana girdim.
İstanbul Hukuk’u kazandım. Babam ne bilirsen onu yap
dedi. Kütüphanecilikte kaldım. İyi ki de kalmışım. Çünkü
eşimle aynı sınıfta okuyordum. Okul bitince bir defa
daha imtihana girdim ve A.Ü İşletme Fakültesi’ni
kazandım. Kayıt yaptırdım fakat okula gitmedim. Eğer
memuriyet yapsaydım ikinci fakülteyi de okuyacaktım.
Ticarette karar kılınca Sürmene’ye döndüm.
Üniversite yılları üzerinde de bir şeyler
söylemem lazım. Olayların tekrar başladığı dönemdi.
Kimlik ve kişilik sorunumun olmaması ve birikimim beni
rüzgarın etkisiyle hareket etmekten alıkoymuştur. Bir
çok arkadaşımız, çıkış yapma ve kendini ispat etme
uğruna heba olup gitti. Çoğunun fikri bir birikimi de
yoktu. Ya modaya uymuşlardı ya da kendilerini göstermek
istiyorlardı. Bir tanesi arkadaşları tarafından
önemsensin diye kendi kendini ayağından vurdu ve hep
saldırıya uğradığını söyledi. O yaranın onu kahraman
yaptığını düşünürdü. Kantinde yapmadıklarını yaptım
diye anlatanların, bire bin katanların hepsi daha sonra
12 Eylül’de bazı olayların dosyalarına dahil edildiler
ve mahvoldular. İnanarak hareket edenler de ağır bedel
ödediler ve Türkiye’ye zarar verdiler. Bana
kızabilirsiniz ama o günden bu güne tek bir kazanım yok.
Günümüzde bir çoğu küreselleşmeci güçlerim emrinde. O
güne ve Türk milletine ait ne varsa kötülemekle meşgul.
O dönemde olayların nasıl kurgulandığının
canlı tanığıyım. Zaten kurgulayanların bir çoğu da daha
sonra bunu itiraf etti. Niçin kurgulandığını da
ülkemizde bizzat yaşadığım dönüşüm ve değişimlerle
anladım. Olaylara bir birikimle yaklaştığınız zaman çok
şey görüyorsunuz. Toplumun ise bunları görme ve anlama
şansı yok. Bütün bu yaşananlardan bir şey öğrendim.
Hiçbir şey bize sunulduğu gibi değildi. Bunun farkına
varmak için ortalığın durulması ve biraz zaman geçmesi
gerekti. Toplumun bir kesimi bunu çok daha sonra
anladı. Hala anlamayanlar var tabii. Ama günlük
olaylarda, olaylar taze iken bunu anlamak çok zor. Özel
bir yetenek ve uzmanlık işi. Bir çok şey zaman geçtikten
sonra anlaşılabiliyor.
SORU – 5 . Öğrenciliğiniz nasıldı?
Lisede ders bakımından çok başarılı
değildim ama aynı şeyi fakülte için söyleyemem. Çünkü
gerek derslerde gerekse çevre ile ilişkilerimde
birikimlerimi kullanma imkanım olmuştu. Her ne olursa
olsun derslerine devam eden bir öğrenci idim. Ayrıca her
hangi bir fikre sığınma ihtiyacında değil kendi fikrini
çevresine kabul ettirebilecek durumdaydım. Sağ olsun
babam, bir evde kalacak ve arkadaşlarıma da yardımcı
olacak şekilde beni destekliyordu. Sonra bölümden özel
bir burs aldım. Kendime o günün şartlarına göre iyi bir
kütüphane kurdum. Dört yıl boyunca yoğun bir okuma
dönemi yaşadım. Tespit ettiğim bir konuda yoğun şekilde
okuyordum. Her konuda en az 4-5 kitap okuyup ‘ben bu
konuyu anladım’ diyene kadar devam ediyordum. Bir de
makaleler var. Bunlar bazen kitaplardan önemlidir.
Onları kütüphanelerden bulup okumak benim için bir
zevkti. Yoğun olarak okuduğum ilk konu Türkiye’nin
batılılaşma serüvenidir. Mehmet H. Doğan, Niyazı Berkes,
İdris Küçükömer ve Atilla İlhan’ı ard arda bu dönemde
okudum. Atilla İlhan beni etkilemişti. Daha sonra bütün
yazdıklarını okumaya başladım. Atilla İlhan’ı okumak
için yıllarca Cumhuriyet aldım.
SORU – 6. Sizin okuduğunuz yıllarda üniversitelerde
olaylar oluyordu. Bu sizi nasıl etkiledi?
Lisede kazandığım okumak alışkanlığı devam
etti. Sigara tiryakiliği gibi. Her gün belli bir miktar
okumasam huzursuz oluyordum. Bu yıllarda hayatıma Cemil
Meriç girdi. Bu Ülke adlı kitabını okuyunca “Cemil
Meriç’i okumayan gence yazık” diye düşündüm. Şimdiki
gençler bırakın Cemil Meriç okumayı, anlayamıyorlar
bile. Tarık Buğra’yı okudum. Edebiyatımızın
devlerindendir. Yazdıkları roman mı? Şiir mi? diye hala
düşünürüm. Tadı damağımdadır. Bahaettin Özkişi’yi “Köse
Kadı” adlı romanıyla tanıdım. Bu romanı yazabilmek için
tarih bilgisi yetmez. Bir de tarih şuuru lazım.
Hikayeleri de beni çok etkilemişti. İstanbul Teknik
Üniversitesinde Motor Teknisyeni imiş. Fazla eser
veremeden aramızdan ayrıldı. Mustafa Necati
Sepetçioğlu’nun Malazgirt’ten itibaren Türk tarihini
anlatan bir roman dizisi var. Kilit, Anahtar, Çatı,
Kapı, Konak.. diye devam eden 8-9 ciltlik bir seri. Onun
ruh dünyasını hep merak ederdim. Son yıllarında yazmayı
bırakmıştı. “Yazmayı bıraktım, artık biraz da kendim
için okumak istiyorum” diyordu.
Benim de en mutlu olduğum anlar kendim
için okuduğum anlardır. Yaşar Nuri Öztürk’ün bütün
eserlerini okudum. Bunları son yıllarda kendim için
okuduğum kitaplar arasında sayabilirim. En son dizi
halinde okuduğum Oktay Sinanoğlu’dur. Bir de merak
ediyorum acaba gençler ne yapıyor. Ne okuyor.
Beğendikleri, etkilendikleri yazarın bütün eserlerini
okumak gibi bir takıntıları var mı? Kendilerini
yetiştirme gibi bir idealleri var mı? İçlerinde bizi
cebinden çıkartacak çok kişi var. Birkaçını tanıyorum.
Bizim neslin parlak gençleri gibi heba olup gitmezler
inşallah.
Fakültede kredi tamamlamak için tarih
bölümünden dersler aldım. Osmanlıca öğrenmek benim için
kolay olmuştu. Çünkü küçük yaşlarda camiye gitmiş ve
Kur’an okumayı öğrenmiştim. Faruk Sümer’den ders aldım.
“Osmanlı Müesseseleri Tarihi” dersi okudum. Fakülte’de
hocam Necmettin Sefercioğlu, bitirme tezi olarak Türk
Yurdu dergisinin dizinini çıkartacaksın dediği zaman
nasıl bir yük aldığımı bilmiyordum. Farkına vardığım
zaman tez konusu değiştirir mi diye hocayı ziyaret
ettim. Gülerek tavana baktı. Dışarı çıktım. Milli
Kütüphanede karargah kurdum. Daha önce stajımı burada
yazma eserler bölümünde yapmıştım. Buna rağmen çok
zorlandım. Daha doğrusu hiç zorlanmadım. Çünkü Genel
Müdür Müjgan Cunbur hocamdı. Zorlandığım yerde, kapıyı
çalmadan içeri girip yardım istiyordum. Benim
okuyamadığım isimlerin hayat hikayelerini bile
anlatıyordu. Milli Kütüphane’de çalışan bazı kişiler bu
yüzden beni kıskanıyordu.
1910’lu yılların Osmanlı fikir dünyasını
bu sohbetlerde öğrendim. Tez bittiği zaman kendimi
1900-1960 Türk fikir hayatının birinci el kaynağı
zannediyordum. Bu birikimle 27 Mayıs ve 12 Mart’ı
okuyordum. Hem Milli Kütüphane depoları, hem de Türk
Yurdu’nun makalelerinden çok şey öğrenmiştim. Ayrıca
Türk tarihi konusunda kendimi çok iyi yetiştirdim.
İslamiyet de ilgi duyduğum konular arasında idi.
Muhammed Hamidullah’ı da o yıllarda okudum. Rasony ve
Kuman boylarını o zamandan biliyorum. ‘Doğu Karadeniz
Tarih, Kültür ve İnsan adlı kitabımda ortaya koyduğum
tez o yıllarda kafamda oluşmuştu. Sadece nasıl, ne
şekilde ve ne zaman yazacağım belli değildi. Bir de
birileri çıkar yazar, nasıl olsa diye düşünüyordum.
Hala böyle düşündüğüm konular var. Pontos Meselesi de
bunlardan biri idi.
Fakülte bittiği yıllarda Ankara kan gölü
idi. Aslında ülkenin her tarafı öyleydi. Sürmene’ye
dönmeye karar verdim. Kabuğuma çekilmiştim. Ticaretle
uğraşacaktım. Babamın işlerinden biri olan çiçek
soğanları ve tıbbi bitkiler ihracatını geliştirmeye
karar verdim. 15 yıl Kuzeydoğu Anadolu’nun tüm dağlarını
yaylalarını, en ücra köşelerini gezdim. Bitkilerini,
ormanlarını, insanlarını, köylerini, dağlarını tanıdım.
Tabii bu arada kafamda olan bilgilerin canlı örnekleri
ile de karşılaşıyordum. Bunları sadece hafızama
kaydediyordum. Sadece kendim için okuyor, fikirlerimi
çok yakın arkadaşlarımla paylaşıyordum. O kadar. O
günlerde sohbet ettiğimiz arkadaşlar yıllar sonra
aradıklarında, ben unutsam bile sohbetlerin en ufak
ayrıntısını ve aldıkları zevki hatırlatırlar.
SORU – 7. Sürmene Tarihi’ni yazmaya nasıl
karar verdiniz?
1986 idi galiba. Bir gün Sürmene’de Halk
Eğitim Müdürü olan Ömer Yıldırım yazıhaneme geldi.
Kendisini ilk defa görüyordum. Daha önce 12 Eylül’de
Yomra’da Belediye başkanlığı yapmış. Sonradan 3-4 dönem
daha yaptı. “Bir Sürmene yıllığı hazırlıyoruz. İhraç
ettiğin mallarla ilgili bu yıllığa bir yazı yaz”
dedi. Kaymakam rahmetli İsmet Gürbüz Civelek, fişek gibi
adam. Tuttuğunu koparıyor. Ama benim onunla da
görüşmüşlüğüm yok. Kendi kabuğuma çekilmişim. Ömrüm
dağlarda ve işyerimde geçiyor. Çok yoğun bir tempo. Ama
işimi çok seviyorum. Bütün dünyam, bana mal toplayan
köylüler, işçilerim ve yurt dışından gelen müşterilerim.
Tam on yıl tatil yapmadım. Sadece yatarken kitap
okuyarak dinleniyordum. Yazı yazmak bana zor geliyordu.
|