Bugün

 

Son Güncelleme

 

İdeal Düşünce'yi

Giriş Sayfanız Yapın

İdeal Düşünce'yi

Sık Kullanılanlara Ekleyin

| AnaSayfa | Eğitim | Kültür-Sanat | Sosyoloji | Röportaj | Kitap | Bilişim | Sağlık | Dinler-Kültürler | Alıntı | Arşiv | İletişim |

 

Yazarlar

YAZARLARIMIZIN BİYOGRAFİLERİ

Ziyaretçi Notu

İDEAL DÜŞÜNCE'de yer alan yazılarla ilgili YORUM YAZMAK YA DA YAZILMIŞ YORUMLARI OKUMAK İÇİN Yapılan yorumlardan yorum sahibi sorumludur.

İDEAL DÜŞÜNCE

Gönüllü bir bilgi paylaşım sitesidir.

www.idealdusunce.com

adresinde ve uzantılarında yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur.


YAYIN EKİBİ


editör

VEDAT ÖZCAN

akademi

Prof.Dr.M. SAİD DOĞAN

güncel-edebiyat

VEDAT ÖZCAN

dinler ve kültürler

Galip BOZTOPRAK

güncel-siyaset

AKİF ÇARKÇI

sağlık

Dr. M. Nedim AYTEKİN


e-posta

dusunce@idealdusunce.com

İstatistik

 
 
 Din Ahlak ve Eğitim Siteleri Listesi
 
 Hikaye Hikayeler
  Toplist
 
 
 

 

İDEAL DÜŞÜNCE - EYLÜL 2007

RÖPORTAJ

KÜRESELLEŞME VE DOĞU KARADENİZ

 

24.09.2007

dusunce@idealdusunce.com

 

ARAŞTIRMACI-YAZAR MEHMET BİLGİN KİMDİR?

 

Karadeniz'de Postmedern Pontusculuk

Mehmet BİLGİN

Doğu Karadeniz - Tarih-Kültür-İnsan

Mehmet BİLGİN

Sarıalizadeler (Sarallar) Doğu Karadeniz'de Bir Derebeyi Ailesi

Mehmet BİLGİN

Araştırmacı yazar Mehmet Bilgin ile Küreselleşme ve Doğu Karadeniz Üzerine Bir Röportaj

  

SORU – 1  Doğu Karadeniz Bölgesi tarihine ilişkin araştırmalarınıza doğduğunuz kent “Sürmene Tarihi” ile başladınız. Yolculuğunuz, “Doğu Karadeniz Tarih Kültür İnsan” adlı çalışma ile bölgenin etnik tarihine, “Doğu Karadeniz Bölgesi’nde Bir Derebeyi Ailesi Sarıali-zâdeler (Sarallar)” adlı kitabınızla ailelere kadar genişledi. Araştırma tutkunuzun kendi coğrafyanız ve kendi tarihinizi deşmenin ötesinde sebepleri var mı?

Bu soruya anlaşılabilir bir  cevap vermek için biraz teferruat gerek. Yoksa nereden nereye uzadığı anlaşılmaz, hem de yavan olur. Bu arada beni tanımak isteyenlere de biraz bilgi vermiş olalım. Kitap ve okumaya merakım ilkokul yıllarında başladı. İtiraf etmek gerekirse Teksas ve Tommiks’le başladım. O yıllarda en büyük dostum, rahmetli, gazeteci Saffet Ağa kolunun altına sıkıştırdığı gazete ve dergileri gezerek satardı.  O’nu görünce sevinirdim. Çünkü yeni çizgi romanlar getirirdi. Bütün serileri okudum. 4. sınıfta öğretmenim Naime Çakır, bir okul dergisine bizi abone etti. Ders kitabı ve çizgi roman dışında ilk abone olduğum dergi budur. Onun arka sayfasında yayınlanan “Çirkin Ördek Yavrusu” adlı çizgi roman, beni duygusal olarak çok etkilemiştir. Hala unutamam.  Ciddi anlamda okuduğum ilk kitap; anneme yaptığım ısrarlarıma dayanamayan dedemin verdiği para ile almış olduğum tek ciltlik  5. sınıf Ansiklopedisidir. Oradaki bilgilerin bir çoğunu büyük bir zevkle okuduğumu hatırlıyorum. Kitabın içinde Hz. Muhammed’in hayatı ve bir de deve üstünde resmi vardı.

 

 Ortaokula başladığım günlerde köydeki evin tavan arasında babamın ilk ve ortaokul kitaplarını buldum. Bir büyük atlas ve bir de tarih kitabı benim için çok etkileyici oldu. O zamanki tarih kitabı kalın cilt kapaklı ve her cildi 5-600 sayfalık bir kitap. Tarih kitabı deyip geçmeyin. Kırklı yıllarda ilk ve orta dereceli okullarda okutulan 4 ciltlik tarih kitaplarını yıllar sonra ‘Kaynak Yayınları’ tıpkı basım olarak yayınladı.  Piyasada bulabilirsiniz. Bugün üniversitelerde okutulan tarih kitapları ile karşılaştırın.Tek bir kelime bile abartı yok. Orada yazılıp da bugün değişmiş bir gerçek de yok. O kitabı da büyük bir heyecanla parça parça okudum.  Bu bilgilere sahip bir öğrenci olarak tarih ve coğrafya derslerinde öğretmenlerin anlattıklarını hiç dinlemedim. Hep onlardan çok bildiğimi düşünüyordum. Onları bir anlamda küçümsemem, belki de edebiyat hocalarımdan etkilenmemin nedenleri arasındadır. O bilgilere sahip olmanın verdiği coşku ile tarih kitabının içindeki resimleri keserek odamın duvarına yapıştırıp duvarda bir tarih panosu yaptım. Bu pano her yılın müfredat  konusuna göre yenileniyordu. Kitaptaki  resimler de altmışlı, yetmişli yıllardaki kitaplarda yer almış resimlerden daha kaliteli ve daha çoktu. Kitapla işim bittiği zaman çöpe attım. Ne yaptığımın farkına da 20 yıl sonra vardım.

 

SORU – 2. Başarılı bir öğrenciydiniz herhalde.

 

Pek iyi bir öğrenci olduğum söylenemez. Ortaokul son sınıfta bir sene kaybım var. Lise 1’de edebiyat hocamız sınıfa iki dergi getirdi. “Türk Dili” ve “Hisar”. İsteyenlerin bu dergilere abone olabileceğini söyledi. Ben Hisar’a abone oldum. Türk Dili’ne de abone olan arkadaşım vardı. Birkaç ay sonra o arkadaşlarla aramızda bazı konuları tartışmaya başlamıştık. Farklı şeyler düşünüyor ve savunuyorduk. Nereden çıktı bu? Müfredatta öğretilenden başka  görüşler günlük hayatımıza girmeye başlamıştı. O yıllarda Türkiye gerçek anlamda bir değişim yaşıyordu. Artık vatandaş çarşıda yamalı pantolonla gezmeyi ayıp kabul ediyordu. 68 kuşağının gençlik hareketleri başlamıştı. Biz bir şey bilmiyoruz. Bir “boykot” var. Bir de “Anarşist”.  Çok iyi hatırlıyorum ajanstan haber dinlerken, filan okulda öğrenciler boykot yaptı, derse girmedi dendi mi, ortalığa bomba düşmüş gibi milletin morali bozuluyordu. Bu gün televizyonda şehit haberlerini izledikten sonra oluşan hava gibi.

 

O yıllarda yüksek tahsil yapan bir çok Sürmene’li abimiz var. Bir çoğunun babaları çarşıda esnaf. Herkes tedirgin. O abiler yazın Sürmene’ye, favorileri ve saçları uzun geliyor, İspanyol paça pantolon giyiyorlardı. Çakı gibi... Biz de etkileniyoruz. Millet onlara yabancı insan gibi bakıyor. Görmeye alıştıklarından farklı bir manzara. Bir iki tane de sakal bırakan var. Sakallar hırpani. Onlar “anarşist” ya da “militan”. Ama halk onlara “Makarios” diyor. “Makarios Sabahattin” gibi. Bu onların babalarını eziyor. Çarşıda hep ezik dolaşıyorlar. Büyük fedakarlıklarla yüksek tahsil yaptırdıkları çocukları ile gururlanamıyorlar. Bunun toplumsal baskı denilen şey olduğunu, çok uzun yıllar sonra kendimi on dört ay boyunca sosyoloji okumaya verdiğim zaman bunu öğreniyorum.

 

SORU – 3 Çoğunlukla edebiyat hocalarının etkisinde kalınır. Siz de böyle bir etki oldu  mu?

 

Lisede edebiyat hocalarımızın etkisi ile düzenli okumaya başladım. Okuduğum kitaplar klasik romanlar. Pek bir şey anlamadım dersem yalan olmaz. Trabzon’a gidince 24 Şubat Kitapevi’nin vitrininde bir kitap gördüm. O zaman kitap satan dükkanlar daha çok kırtasiyeciler ve vitrinler de  kırtasiye ile dolu. Vitrini kitapla dolu tek dükkan orası. Orhan Karaali, rahmetli oldu. Ama daha sonra  kızı ile  görüştüm. Babasına sunamadığım saygımı kızına ileterek borcumu ödemeye çalıştım. Çünkü Trabzon’un kültür tarihine çok katkıları olmuştur. Eski Trabzon fotoğraflarını dükkanının camında sergilemesi bile bir çok kişiyi etkilemiştir. Bazen dükkanında folklorik ürünlerden oluşan sergiler düzenlerdi. Bu yetmişlerdeki Trabzon’un kültür ortamını gösterir. Trabzon’da kırklı, ellili yıllarda kültür ortamı daha canlı, daha renkli idi. Büyük bir heyecan vardı. Yayın faaliyeti, spor ve tiyatro çalışmaları bugünkünden çok sağlıklı idi. Bırakın Trabzon’u kazalarında bile kültür hayatı bugünkünden canlı idi. Sürmene Halkevi’nin binlerce ciltlik kitaptan oluşan zengin bir kütüphanesi vardı. Her ay gençler bir tiyatro  sahneye koyardı. En büyük sıkıntıları içinde kadın olmayan bir piyes bulmak. Bu mümkün değil tabi. O zaman da kadın rolünü  erkekler oynardı.

 

Sürmene’de iki ayrı spor kulübü vardı. ”Sürmene Spor” ve “Sürmene Gençlik”. Sporun bütün branşlarında faaliyet gösterdiler. Trabzon’dan Necmiati, İdmanocağı gelir maç yapardı. Masa tenisi takımı vardı. Kulüplerin yarış kayıkları ve kürek takımı vardı. Sürmene’nin voleybolda Türkiye ikinciliği var. O da tecrübesizlikten Galatasaray’a yenilmişiz. Bütün bu faaliyetlere önderlik eden, eşraftan Bükrü Mehmet (Mehmet Bükrü) gibi  ağabey pozisyonunda olan insanlar. Bunlar unutulmayı, yok sayılmayı hak etmiyor. Bu da bizim ayıbımız.

 

Dönelim 24 Şubat Kitapevi’ne. Dükkanda genellikle edebi eserler var. Yaşar Kemal’in kitaplarını ilk defa orada gördüm. Hürriyet gazetesi İnce Memed’i  resimletip, tam sayfa tefrika etmişti. Yaşar Kemal ismini oradan biliyorum. Kitabın adı “Bu Diyar Baştan Başa”. Cebimdeki bütün parayı verdim. Kitabı aldım. Sürmene’ye dönecek minibüs param yok. Allah’tan Numune Hastanesi’ne hasta ziyaretine gelmiş yakınlarımı durakta buldum ve Sürmene’ye döndüm. Yediğim çok güzel şeylerin tadını unuttum. Fakat o röportajların tadını unutmadım. Hele Yaşar Kemal’in anlattığı  o çam kabuklarının içindeki zarın, yalabuğun tadını hiç unutamam. Şimdi Yaşar Kemal’in röportajlarını bilen var mı? Daha sonra bütün kitaplarını okudum. Lisede dönem ödevi olarak “Ağrı Dağı Efsanesi”nin özetini çıkardım. Kitap resimlerle süslenmişti. Özeti de resimli yaptım. En zevkli yaptığım ödev budur diyebilirim.

   

24 Şubat Kitapevi’nin vitrini Trabzon’da benim içimi ısıtan, en sevdiğim yerdi. Vitrinde öne konan ne varsa onu seçerdim. Orhan Kemal’i okumam da bu yüzden. Sonra Kemal Tahir’i vitrinde gördüm. Başlayış o başlayış. Kemal Tahir’in bütün eserlerini okudum. Onunla ilgili her şeyi okudum. Kendi kendimi Kemal Tahir uzmanı ilan ettim. Bu konuda yazmıyorum ama bu iddiam devam ediyor. Lise sondaydım. Kendimi okuduklarım hakkında bir şeyler söyleyebilecek durumda hissediyordum. Milliyet Sanat dergisinin sadık okuyucusuyum. Gerçek Yayınevi’nin 100 soru dizisi var. Fethi Naci’yi okudum. Kendimi artık edebiyat eleştirmeni olarak görüyordum.

 

SORU – 4  Üniversite döneminiz?

 

Üniversiteyi kazanmama rağmen tek dersten kaldım ve liseden mezun olamadım.  Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni kazanmıştım. Bir sene daha kaybettim. Üniversite giriş sınavları herkesin önünde bir engeldir. Ben girdiğim her sınavı kazandım. Kimya dersinden sene kaybımın sebebi olarak hep fizik hocasını sorumlu tuttum. Arkasında fikir ayrılığı yatan kişisel bir tavrın kurbanı olduğumu düşündüm. İkinci sene son hakkım olarak girdiğim sınavda zorlanarak mezun oldum. İkinci defa girdiğim üniversite imtihanında ikinci tercihlerimden olan A.Ü. D.T.C.F - Kütüphanecilik Bölümü’nü kazandım. Severek okudum. Babam bu bölümden pek memnun değildi. Üçüncü defa imtihana girdim. İstanbul Hukuk’u kazandım. Babam ne bilirsen onu yap dedi. Kütüphanecilikte kaldım. İyi ki de kalmışım. Çünkü eşimle aynı sınıfta okuyordum. Okul bitince bir defa daha imtihana girdim ve A.Ü İşletme Fakültesi’ni kazandım. Kayıt yaptırdım fakat okula gitmedim. Eğer memuriyet yapsaydım ikinci fakülteyi de okuyacaktım. Ticarette karar kılınca Sürmene’ye döndüm.

 

Üniversite yılları üzerinde de  bir şeyler söylemem lazım. Olayların tekrar başladığı dönemdi. Kimlik ve kişilik sorunumun olmaması ve birikimim beni rüzgarın etkisiyle hareket etmekten alıkoymuştur. Bir çok arkadaşımız, çıkış yapma ve kendini ispat etme uğruna heba olup gitti. Çoğunun fikri bir birikimi de yoktu. Ya modaya uymuşlardı ya da kendilerini göstermek istiyorlardı. Bir tanesi arkadaşları tarafından önemsensin diye kendi kendini ayağından vurdu ve hep saldırıya uğradığını söyledi. O yaranın onu kahraman yaptığını düşünürdü.  Kantinde yapmadıklarını yaptım diye anlatanların, bire bin katanların hepsi daha sonra 12 Eylül’de bazı olayların dosyalarına dahil edildiler ve mahvoldular. İnanarak hareket edenler de ağır bedel ödediler ve Türkiye’ye zarar verdiler. Bana kızabilirsiniz ama o günden bu güne tek bir kazanım yok. Günümüzde bir çoğu küreselleşmeci güçlerim emrinde. O güne ve Türk milletine ait ne varsa kötülemekle meşgul.

 

 

O dönemde olayların nasıl kurgulandığının canlı tanığıyım. Zaten kurgulayanların bir çoğu da daha sonra bunu itiraf etti. Niçin kurgulandığını da ülkemizde bizzat yaşadığım dönüşüm ve değişimlerle anladım. Olaylara bir birikimle yaklaştığınız zaman çok şey görüyorsunuz. Toplumun ise bunları görme ve anlama şansı yok. Bütün bu yaşananlardan bir şey öğrendim. Hiçbir şey bize sunulduğu gibi değildi. Bunun farkına varmak için ortalığın durulması ve biraz zaman geçmesi gerekti. Toplumun bir kesimi bunu  çok daha sonra anladı. Hala anlamayanlar var tabii. Ama günlük olaylarda, olaylar taze iken bunu anlamak çok zor. Özel bir yetenek ve uzmanlık işi. Bir çok şey zaman geçtikten sonra anlaşılabiliyor.

 

SORU – 5 . Öğrenciliğiniz nasıldı?

 

Lisede ders bakımından çok başarılı değildim ama  aynı şeyi fakülte için söyleyemem. Çünkü gerek derslerde gerekse çevre ile ilişkilerimde birikimlerimi kullanma imkanım olmuştu. Her ne olursa olsun derslerine devam eden bir öğrenci idim. Ayrıca her hangi bir fikre sığınma ihtiyacında değil kendi fikrini çevresine kabul ettirebilecek  durumdaydım. Sağ olsun babam, bir evde kalacak  ve arkadaşlarıma da yardımcı olacak şekilde beni destekliyordu. Sonra bölümden özel bir burs aldım. Kendime o günün şartlarına göre iyi bir kütüphane kurdum. Dört yıl boyunca yoğun bir okuma dönemi yaşadım. Tespit ettiğim bir konuda yoğun şekilde  okuyordum. Her konuda en az 4-5 kitap okuyup ‘ben bu konuyu anladım’ diyene kadar devam ediyordum. Bir de makaleler var. Bunlar bazen kitaplardan önemlidir. Onları kütüphanelerden bulup okumak benim için bir zevkti. Yoğun olarak okuduğum ilk konu Türkiye’nin batılılaşma serüvenidir.  Mehmet H. Doğan, Niyazı Berkes, İdris Küçükömer ve  Atilla İlhan’ı ard arda bu dönemde okudum. Atilla İlhan  beni etkilemişti. Daha sonra bütün yazdıklarını okumaya başladım. Atilla İlhan’ı  okumak için yıllarca  Cumhuriyet aldım. 

 

SORU – 6. Sizin okuduğunuz yıllarda üniversitelerde olaylar oluyordu. Bu sizi nasıl etkiledi?

 

Lisede kazandığım okumak alışkanlığı devam etti. Sigara tiryakiliği gibi. Her gün belli bir miktar okumasam huzursuz oluyordum. Bu yıllarda hayatıma Cemil Meriç  girdi. Bu Ülke adlı kitabını okuyunca  “Cemil Meriç’i okumayan gence yazık” diye düşündüm. Şimdiki gençler bırakın Cemil Meriç okumayı, anlayamıyorlar bile. Tarık Buğra’yı okudum. Edebiyatımızın devlerindendir. Yazdıkları roman mı? Şiir mi? diye hala düşünürüm. Tadı damağımdadır. Bahaettin Özkişi’yi “Köse Kadı” adlı romanıyla tanıdım. Bu romanı yazabilmek için tarih bilgisi yetmez. Bir de tarih şuuru lazım. Hikayeleri de beni çok etkilemişti. İstanbul Teknik Üniversitesinde Motor Teknisyeni imiş. Fazla eser veremeden aramızdan ayrıldı. Mustafa Necati Sepetçioğlu’nun Malazgirt’ten itibaren Türk tarihini anlatan bir roman dizisi var. Kilit, Anahtar, Çatı, Kapı, Konak.. diye devam eden 8-9 ciltlik bir seri. Onun ruh dünyasını hep merak ederdim. Son yıllarında yazmayı bırakmıştı. “Yazmayı bıraktım, artık biraz da kendim için okumak istiyorum” diyordu.

 

Benim de en mutlu olduğum anlar kendim için okuduğum anlardır. Yaşar Nuri Öztürk’ün bütün eserlerini okudum. Bunları son yıllarda kendim için okuduğum kitaplar arasında sayabilirim.  En son dizi halinde okuduğum Oktay Sinanoğlu’dur. Bir de merak ediyorum acaba gençler ne yapıyor. Ne okuyor. Beğendikleri, etkilendikleri yazarın bütün  eserlerini okumak gibi  bir takıntıları var mı? Kendilerini yetiştirme gibi bir idealleri var mı? İçlerinde bizi cebinden çıkartacak çok kişi var. Birkaçını tanıyorum. Bizim neslin parlak gençleri gibi heba olup gitmezler inşallah.

 

Fakültede kredi tamamlamak için  tarih bölümünden dersler aldım. Osmanlıca  öğrenmek benim için kolay olmuştu. Çünkü küçük yaşlarda camiye gitmiş ve Kur’an okumayı öğrenmiştim. Faruk Sümer’den ders aldım. “Osmanlı Müesseseleri Tarihi” dersi okudum. Fakülte’de hocam Necmettin Sefercioğlu, bitirme tezi olarak Türk Yurdu dergisinin dizinini çıkartacaksın dediği zaman nasıl bir yük aldığımı bilmiyordum. Farkına vardığım zaman tez konusu değiştirir mi diye hocayı ziyaret ettim. Gülerek tavana baktı. Dışarı çıktım. Milli Kütüphanede karargah kurdum. Daha önce stajımı burada yazma eserler bölümünde yapmıştım. Buna rağmen çok zorlandım. Daha doğrusu hiç zorlanmadım. Çünkü Genel Müdür Müjgan Cunbur hocamdı. Zorlandığım yerde, kapıyı çalmadan içeri girip yardım istiyordum. Benim okuyamadığım isimlerin hayat hikayelerini bile anlatıyordu. Milli Kütüphane’de çalışan bazı kişiler bu yüzden  beni kıskanıyordu.  

 

1910’lu yılların Osmanlı fikir dünyasını bu sohbetlerde öğrendim. Tez bittiği zaman  kendimi 1900-1960 Türk fikir hayatının birinci el kaynağı zannediyordum. Bu birikimle 27 Mayıs ve 12 Mart’ı okuyordum. Hem Milli Kütüphane depoları, hem de Türk Yurdu’nun makalelerinden çok şey öğrenmiştim. Ayrıca Türk tarihi konusunda kendimi çok iyi yetiştirdim. İslamiyet de ilgi duyduğum konular arasında idi. Muhammed Hamidullah’ı da o yıllarda okudum. Rasony ve Kuman boylarını o zamandan biliyorum. ‘Doğu Karadeniz Tarih, Kültür ve İnsan adlı kitabımda ortaya koyduğum tez o yıllarda kafamda oluşmuştu. Sadece nasıl, ne şekilde ve ne zaman yazacağım belli değildi. Bir de birileri çıkar yazar, nasıl olsa diye düşünüyordum.  Hala böyle düşündüğüm konular var. Pontos Meselesi de bunlardan biri idi.

 

Fakülte bittiği yıllarda Ankara kan gölü idi. Aslında ülkenin her tarafı öyleydi. Sürmene’ye dönmeye karar verdim. Kabuğuma çekilmiştim. Ticaretle uğraşacaktım. Babamın işlerinden biri olan çiçek soğanları ve tıbbi bitkiler ihracatını geliştirmeye karar verdim. 15 yıl Kuzeydoğu Anadolu’nun tüm dağlarını yaylalarını, en ücra köşelerini gezdim. Bitkilerini, ormanlarını, insanlarını, köylerini, dağlarını tanıdım. Tabii bu arada kafamda olan bilgilerin canlı örnekleri ile de karşılaşıyordum. Bunları sadece hafızama kaydediyordum. Sadece kendim için okuyor, fikirlerimi çok yakın arkadaşlarımla paylaşıyordum. O kadar. O günlerde sohbet ettiğimiz arkadaşlar yıllar sonra aradıklarında, ben unutsam bile sohbetlerin en ufak ayrıntısını ve aldıkları zevki hatırlatırlar.

 

SORU – 7. Sürmene Tarihi’ni yazmaya nasıl karar verdiniz?

 

1986 idi galiba. Bir gün Sürmene’de Halk Eğitim Müdürü olan Ömer Yıldırım yazıhaneme geldi. Kendisini ilk defa görüyordum. Daha önce 12 Eylül’de Yomra’da Belediye başkanlığı yapmış. Sonradan 3-4 dönem daha yaptı. “Bir Sürmene yıllığı hazırlıyoruz. İhraç ettiğin mallarla ilgili bu yıllığa bir yazı yaz” dedi. Kaymakam rahmetli İsmet Gürbüz Civelek, fişek gibi adam. Tuttuğunu koparıyor. Ama benim onunla da görüşmüşlüğüm yok. Kendi kabuğuma çekilmişim. Ömrüm dağlarda ve işyerimde geçiyor. Çok yoğun bir tempo. Ama işimi çok seviyorum. Bütün dünyam, bana mal toplayan köylüler, işçilerim ve yurt dışından gelen müşterilerim. Tam on yıl tatil yapmadım. Sadece yatarken kitap okuyarak dinleniyordum. Yazı yazmak bana zor geliyordu.