Bugün

 

Son Güncelleme

 

İdeal Düşünce'yi

Giriş Sayfanız Yapın

İdeal Düşünce'yi

Sık Kullanılanlara Ekleyin

anasayfa eğitim sosyoloji sağlık kitap kültür-sanat bilişim röportaj dinler-kültürler arşiv alıntı iletişim

 

Yazarlar

YAZARLARIMIZIN BİYOGRAFİLERİ

Ziyaretçi Notu

İDEAL DÜŞÜNCE'de yer alan yazılarla ilgili YORUM YAZMAK YA DA YAZILMIŞ YORUMLARI OKUMAK İÇİN Yapılan yorumlardan yorum sahibi sorumludur.

İDEAL DÜŞÜNCE

Gönüllü bir bilgi paylaşım sitesidir.

www.idealdusunce.com

adresinde ve uzantılarında yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur.


YAYIN EKİBİ


editör

VEDAT ÖZCAN

akademi

Prof.Dr.M. SAİD DOĞAN

güncel-edebiyat

VEDAT ÖZCAN

dinler ve kültürler

Dr. LÜTFÜ ÖZŞAHİN

güncel-siyaset

AKİF ÇARKÇI

sağlık

Dr. M. Nedim AYTEKİN


e-posta

dusunce@idealdusunce.com

İstatistik

 

 

 Din Ahlak ve Eğitim Siteleri Listesi

 

 Hikaye Hikayeler

  Toplist

 

 

 

İDEAL DÜŞÜNCE - HAZİRAN 2008

Vedat ÖZCAN

PAZARTESİ YAZILARI

27.06.2008

vedatozcan@idealdusunce.com

 

 

ARAF’TA YAŞAMIŞ BİR MÜNEVVER: CEMİL MERİÇ

 

Şu soruyu kendime sürekli sorarım:

“Cemil MERİÇ’te düşünce dünyama karşılık gelen ne var da ben Cemil MERİÇ’e bu kadar dikkatle bakıyor, bu kadar dikkatle okuyor ve bu kadar derinden etkileniyorum?”

Bu yazıda bu sorunun cevabını vermeye çalışacağım. Okur biraz sabır gösterirse, bu cevabın şahsi bir arayış olmadığını ilerleyen satırlarda görecektir.

 

MERİÇ Her Şeyden Önce Araf’ta Yaşamış Bir Münevverdir

Tıpkı Türkiye gibi… Ne doğulu ne de Batılı… Ne Doğu’yu içselleştirmeye niyetli, ne de Batı’dan beklediği fikri tatmini bulabilmiş. Batılı hümanizmanın da, demokrasi anlayışının da, hukuk algısının da Makyevelist bir bakış ile yapılandırıldığını sürekli tecrübe etmiş...

Cemil MERİÇ bu tecrübeyi tıpkı Türkiye gibi kendi hayat serüveni içinde defalarca yaşamıştır. Düşünce dünyamızın ilk Batılı müessirlerinin yetiştiği Fransa’nın dilini, kültürünü, tarihini, Fransa’yı da aşacak boyutu ile bilen Cemil MERİÇ, ilk isyanını da Fransız düşünce dünyasını etkileyici bir biçimde öğrenirken gerçekleştirmiştir. Hayran mıdır bilinmez ama tepkili olduğu kesindir. Biraz da Türkiye gibi mecbur kalarak rahle-i tedrisinden geçtiği (batılı) eğitim tarzının uygulamalarına bizzat şahit olmuş birinin isyanıdır bu… Hocalarını yeterince milliyetçi bulmadığını belirttiği bir yazısı nedeniyle bakaloryasını alamama ile sonuçlanacak bir isyandır bu... Bu isyanı onu Anadolu’dan! (Fransız denetimi altındaki Hatay’dan) İstanbul’a sürükler… Tıpkı Türkiye gibi… Biz de Türkiye olarak kaçtır bakaloryamızı alma aşamasında iken ümitlerimizi bir başka bahara ertelemiyor muyuz?

Peki şu satırlarda bizden olan bir şeyler yok mudur?

"Batı'nın muharref Hıristiyanlığa tevcih ettiği tenkitleri kendi dinimiz için de geçerli sandık. "Hür-endiş"likleriyle övünen nesiller türedi. "Hür-endiş"ler ananeye düşmandılar, tek mabutları vardı: teceddüt, tek mabetleri: Avrupa. Celal Nuri, Abdullah Cevdet, Baha Tevfik ve Sabahattin Bey v.s. Sözde bir isyandı bu... taassuba, istibdada karşı zekanın direnişiydi. İzmihlalin mes'uliyetini imana yükleyen bu zavallılar bir asır önceki Fransız intelijansiyasının kiliseye karşı savaşını tekrarlayan şuursuz birer aktördüler. Zehirli telkinleri mukavemet kalelerini yok etti."[1]

Cemil MERİÇ’in bu satırları kaleme aldığı zaman dilimini düşünecek olursak, eleştirisinin altında yatan cesareti ve bu cesaret kadar bir ömür boyu mücadelesini verdiği fikri namusunu da görebiliriz. Cemil MERİÇ’i “Bu Ülke”nin münevveri yapan da bu değil midir?

Cemil MERİÇ sadece Batılılaşma yanlısı aydınlarımızı değil, muhafazakâr olanları da eleştirmekten geri durmamıştır. Kendisine hayatının son döneminde sahip çıkan (hoş sahip çıkılmaya da ihtiyacı yoktu ya) muhafazakâr kesimin fikri geçmişini de eleştirmekten geri durmamıştır. İfade ettiğimiz gibi hesapsız bir münevverdir Cemil MERİÇ…

Okuyalım:

"Sadullah Paşa, "Zaman zaman-ı terakki, cihan cihan-ı ulum/Olur mu cehl ile kabil bekaa-yı cem'iyat derken bütün bir neslin iştiyaklarına tercüman oluyordu. Filhakika, Osmanlı intelijansiyasının[2] en muhafazakâr temsilcileri bile teceddütten yanaydılar. İstesek de istemesek de Avrupalılaşacaktık. Ama bu inkılâp, bir teslimiyet değil, bir temessül olmalıydı."[3]

"Osmanlı'da sınıf-ı ulema tekrarlayıcıdır. Kuran'ın, hadislerin veya daha önceki imam ve müçtehitlerin tekrarlayıcısı. Tanzimat'tan sonraki aydınlar da tekrarlayıcıdır, Avrupalı yazarların tekrarlayıcısı. Birincisi buna mecburdular. Karşılarında mutlak hakikat vardı. Yani birikmiş bir imanı yaymaları söz konusuydu, ikinciler de yabancı bir kültürle karşı karşıyaydılar. Bu kültürü ayıklamaları, tenkit etmeleri güçtü. Yabancı bir dünyada, bilmedikleri şartlar içinde gelişen bir kültürdü bu."[4]

Cemil MERİÇ tabir yerindeyse hem nalına, hem mıhına vuruyor. Hesap kitap içinde değil… Fikir pazarının ahlaksız bir mensubu olmaktansa, yalnız kalmayı göze almış, namuslu bir münevver olmayı tercih ediyor…

Cemil MERİÇ Araf’ta yaşamış bir münevver tespitinde bulunmuştuk. Tıpkı Türkiye gibi…

Cemil MERİÇ’i bana, bize, “Bu Ülke”ye mal eden bir diğer özelliği de yalnızlığıdır.

 

“Koca şehirde yapayalnız.

Dehasıyla yalnız, kültürüyle yalnız,

ıstıraplarıyla yalnız”[5].

Kalabalıklar İçinde Yalnız Bir  Mütefekkir

Cemil MERİÇ Araf’ta bir münevver olduğu kadar, “kalabalıklar içinde yalnız” bir fikir adamıdır. Yalnızlık onun gözüyle, değiştirilemez bir kader gibidir. Fikren yalnız, bedenen yalnız, ruhen yalnız… Tıpkı Türkiye gibi…

"Önce çevreye intibak: cami, dua... Sonra çevreye isyan: şovenizm… Fakat ne o dindarlık taklidi ruhi hüviyetini ifşa edebilir, ne saldırıcı milliyetperverlik. Sonra sosyalizm. Bütün bu tahavvüllerin merkezinde yalnızlık kabusu. Önce çevreye bağlanmak, olmayınca daha geniş bir çevreye, bir belkiye, bir müpheme. Nihayet, gizlide, tehlikelide, cihan şümulde karar kılış... Hayır, bütün bu tefekkürlerin bir fikir çilesinden doğduğunu sanmıyorum. Ne Marx’a geldiğim zaman Marx'ı tanıyordum, ne Türkçülüğüm bir araştırmanın mahsulüydü."[6]

Demiştik ya: “Tıpkı Türkiye gibi…” Ne Batılılaşmaya karar verdiğinde Batı’yı tanıyordu, ne de kendine dönmeye çalıştığında kendini hatırlıyordu…

Şu satırlar okunduğunda bize “İşte tıpkı Türkiye gibi” dedirtmiyor mu?

"Yirmi dört yıl önce mahkemede Marksist olduğumu haykırdım. Bu ümitsizlikten doğan bir isyandı. Bir nevi meydan okuyuş... O yalnızlık içinde bir şey olma ihtiyacı. Yılları çeşitli "humiliationlar” içinde geçen, kucağında yaşadığı cemiyette hep yabancı muamelesi gören, bazen Türk, bazen şehirli, bazen insan olduğu için envai hakarete uğrayan göçmen çocuğu bir yere tutunmak, bir komüniteye girmek ihtiyacındaydı. Sınıfı yoktu zaten. Bir bakıma parya bir bakıma prens... Parya, çünkü köksüz, koruyucusuz... Hasta bir baba, çocuğun maddi ve manevi buhranlarından habersiz… Toprağından söküldüğü için bir türlü kendine gelemeyen bir anne. Ve yuvasına ekmek yetiştirebilmek için kadınlığından vazgeçmek zorunda kalan yiğit ama gözyaşlarından başka yardımı dokunamayan bir abla. Sonra? Sonrası yok."[7]

"Benim trajedim şu birkaç satırda. Sevebileceklerim dilsiz, dilimi konuşanlarla konuşacak lakırdım yok. Yani dilimle zevklerimle, heyecanlarımla, yarımla Büyük Doğu kadrosundanım. Düşüncelerimle Yön'e yakınım. Bu bir kopuş, bir parçalanış... Başka bir trajedide şu: yabancı dil bilenler Türkçe okumuyor, ben yabancı dil bilmeyenlere hitap edemiyorum. Daha doğrusu yabancı dil bilmeyenler kendi dillerini de bilmiyorlar. Hint'i kim okur? Nesteren okur mu? Hayır! Avcıoğlu? Necip Fazıl? Hayır! Her dergi bir tekke... Bir akademi bile değil. Aydın, Osmanlı şairinden daha köksüz, daha dalsız budaksız. O devrin vezirleri okuyordu. Bu devrinkiler okumuyor. Bir şiir kitabının okuyucuları, yazma bir divanınkinden daha kalabalık değil.[8]

Cemil MERİÇ’in şahsında yaşanan kopuş ve parçalanış, yalnızlık ve anlaşılamamak da Türkiye’nin kaderi değil mi? Sahi neyiz biz? Yıllardır, iki yüzyıla yakın bir zamandır bu sorunun cevabını aramıyor muyuz? Evet neyiz biz? Dilimizle, zevklerimizle, heyecanlarımızla bu topraklara ait hissediyoruz kendimizi… Ama düşüncelerimiz, referanslarımız, örneklerimiz öyle mi? Bu toprağa ait ne var düşünce hayatımızda? İster Batılılaşma yanlısı olalım, ister muhafazakâr, ister liberal… Bu toprağa ait ne var düşünce dünyamızda? Bu soruya verilecek cevap Cemil MERİÇ ile Türkiye’nin yani bizlerin kaderinin ne kadar da benzeştiğini gösterecektir bizlere…

Bölünmüşlükle, farklılaşmış olmayı ayırt etmek şartıyla okumak lazım gelirse; bölünmüş, parça pinçik olmuş, birbirine düşman bir düşünce dünyasından ne beklenebilir ki?

“İzm’ler idraklerimize giydirilmiş deli gömlekleridir” diyor Cemil MERİÇ…

"Bir çağın vicdanı almak isterdim, bir çağın, daha doğrusu bir ülkenin, idrakimize vurulan zincirleri kırmak, yalanları yok etmek, Türk insanını Türk insanından ayıran bütün duvarları yıkmak isterdim.” diyor Cemil MERİÇ…

“Muhteşem bir maziyi, daha muhteşem bir istikbale bağlayacak bir köprü olmak isterdim, kelimeden, sevgiden bir köprü. Sanat düşüncenin, düşünce mukaddeslerin emrinde olmalı. Hakikat mukaddeslerin mukaddesi... Hakikat ve sevgi…

Hafızasını kaybeden bu zavallı nesilleri biz mahvettik, bu cinayet hepimizin eseri, hepimizin yani aydınların."[9] diyebiliyor muyuz? Yoksa yaşadığımız sorunların müsebbibi olarak hep karşımızda bulunanları ya da bulunduğunu zannettiklerimizi işaret ediyoruz…

Cemil MERİÇ, “İzm’ler idraklerimize giydirilmiş deli gömlekleri” derken de “Slogan, ilkelin ideolojisi” tespitinde bulunurken de, “Bu Ülke”de hep yaşanan ve hayatımız boyunca gördüklerimizden yola çıkarak hep yaşanacağını anladığımız sıkıntılarımızın tespitini yapıyordu.

Bugün birbirimizi anlamıyor ve bu yolda en ufak bir gayret göstermiyorsak, idraklerimize giydirilmiş deli gömleklerini çıkarmaya niyetli olmayışımızdandır.