|
ARAF’TA YAŞAMIŞ BİR MÜNEVVER: CEMİL MERİÇ
Şu soruyu
kendime sürekli sorarım:
“Cemil
MERİÇ’te düşünce dünyama karşılık gelen ne var da ben Cemil MERİÇ’e bu kadar
dikkatle bakıyor, bu kadar dikkatle okuyor ve bu kadar derinden etkileniyorum?”
Bu yazıda bu
sorunun cevabını vermeye çalışacağım. Okur biraz sabır gösterirse, bu cevabın
şahsi bir arayış olmadığını ilerleyen satırlarda görecektir.
MERİÇ
Her Şeyden Önce Araf’ta Yaşamış Bir Münevverdir
Tıpkı
Türkiye gibi… Ne doğulu ne de Batılı… Ne Doğu’yu içselleştirmeye niyetli, ne de
Batı’dan beklediği fikri tatmini bulabilmiş. Batılı hümanizmanın da, demokrasi
anlayışının da, hukuk algısının da Makyevelist bir bakış ile yapılandırıldığını
sürekli tecrübe etmiş...
Cemil MERİÇ
bu tecrübeyi tıpkı Türkiye gibi kendi hayat serüveni içinde defalarca
yaşamıştır. Düşünce dünyamızın ilk Batılı müessirlerinin yetiştiği Fransa’nın
dilini, kültürünü, tarihini, Fransa’yı da aşacak boyutu ile bilen Cemil MERİÇ,
ilk isyanını da Fransız düşünce dünyasını etkileyici bir biçimde öğrenirken
gerçekleştirmiştir. Hayran mıdır bilinmez ama tepkili olduğu kesindir. Biraz da
Türkiye gibi mecbur kalarak rahle-i tedrisinden geçtiği (batılı) eğitim tarzının
uygulamalarına bizzat şahit olmuş birinin isyanıdır bu… Hocalarını yeterince
milliyetçi bulmadığını belirttiği bir yazısı nedeniyle bakaloryasını alamama ile
sonuçlanacak bir isyandır bu... Bu isyanı onu Anadolu’dan! (Fransız denetimi
altındaki Hatay’dan) İstanbul’a sürükler… Tıpkı Türkiye gibi… Biz de Türkiye
olarak kaçtır bakaloryamızı alma aşamasında iken ümitlerimizi bir başka bahara
ertelemiyor muyuz?
Peki şu
satırlarda bizden olan bir şeyler yok mudur?
"Batı'nın muharref Hıristiyanlığa tevcih ettiği tenkitleri kendi dinimiz için de
geçerli sandık. "Hür-endiş"likleriyle övünen nesiller türedi. "Hür-endiş"ler
ananeye düşmandılar, tek mabutları vardı: teceddüt, tek
mabetleri: Avrupa. Celal Nuri, Abdullah Cevdet, Baha Tevfik ve Sabahattin Bey
v.s. Sözde bir
isyandı
bu... taassuba, istibdada karşı zekanın direnişiydi. İzmihlalin
mes'uliyetini imana yükleyen bu zavallılar
bir asır önceki Fransız
intelijansiyasının kiliseye karşı savaşını tekrarlayan şuursuz birer aktördüler.
Zehirli telkinleri mukavemet kalelerini yok etti."
Cemil MERİÇ’in bu satırları kaleme aldığı zaman dilimini düşünecek olursak,
eleştirisinin altında yatan cesareti ve bu cesaret kadar bir ömür boyu
mücadelesini verdiği fikri namusunu da görebiliriz. Cemil MERİÇ’i “Bu Ülke”nin
münevveri yapan da bu değil midir?
Cemil MERİÇ sadece Batılılaşma yanlısı aydınlarımızı değil, muhafazakâr olanları
da eleştirmekten geri durmamıştır. Kendisine hayatının son döneminde sahip çıkan
(hoş sahip çıkılmaya da ihtiyacı yoktu ya) muhafazakâr kesimin fikri geçmişini
de eleştirmekten geri durmamıştır. İfade ettiğimiz gibi hesapsız bir münevverdir
Cemil MERİÇ…
Okuyalım:
"Sadullah Paşa, "Zaman zaman-ı terakki, cihan cihan-ı ulum/Olur mu cehl ile
kabil bekaa-yı cem'iyat derken bütün bir neslin iştiyaklarına tercüman
oluyordu. Filhakika, Osmanlı intelijansiyasının
en muhafazakâr temsilcileri bile
teceddütten yanaydılar. İstesek de istemesek de
Avrupalılaşacaktık. Ama bu
inkılâp, bir teslimiyet değil, bir temessül
olmalıydı."
"Osmanlı'da sınıf-ı ulema tekrarlayıcıdır. Kuran'ın, hadislerin veya daha
önceki imam ve müçtehitlerin tekrarlayıcısı. Tanzimat'tan sonraki aydınlar da
tekrarlayıcıdır, Avrupalı yazarların tekrarlayıcısı. Birincisi buna mecburdular.
Karşılarında mutlak hakikat vardı. Yani birikmiş bir
imanı yaymaları söz
konusuydu, ikinciler de yabancı bir kültürle karşı
karşıyaydılar. Bu kültürü ayıklamaları, tenkit etmeleri güçtü. Yabancı bir
dünyada, bilmedikleri şartlar
içinde gelişen bir kültürdü bu."
Cemil MERİÇ
tabir yerindeyse hem nalına, hem mıhına vuruyor. Hesap kitap içinde değil… Fikir
pazarının ahlaksız bir mensubu olmaktansa, yalnız kalmayı göze almış, namuslu
bir münevver olmayı tercih ediyor…
Cemil MERİÇ
Araf’ta yaşamış bir münevver tespitinde bulunmuştuk. Tıpkı Türkiye gibi…
Cemil
MERİÇ’i bana, bize, “Bu Ülke”ye mal eden bir diğer özelliği de yalnızlığıdır.
“Koca şehirde yapayalnız.
Dehasıyla yalnız, kültürüyle yalnız,
ıstıraplarıyla yalnız”.
Kalabalıklar İçinde Yalnız Bir Mütefekkir
Cemil MERİÇ
Araf’ta bir münevver olduğu kadar, “kalabalıklar içinde yalnız” bir fikir
adamıdır. Yalnızlık onun gözüyle, değiştirilemez bir kader gibidir. Fikren
yalnız, bedenen yalnız, ruhen yalnız… Tıpkı Türkiye gibi…
"Önce çevreye intibak: cami, dua... Sonra çevreye isyan: şovenizm…
Fakat ne o
dindarlık taklidi ruhi hüviyetini ifşa edebilir, ne saldırıcı
milliyetperverlik. Sonra sosyalizm. Bütün bu tahavvüllerin merkezinde
yalnızlık kabusu.
Önce çevreye bağlanmak, olmayınca daha geniş bir çevreye, bir
belkiye, bir müpheme. Nihayet, gizlide,
tehlikelide, cihan şümulde karar kılış... Hayır, bütün bu tefekkürlerin bir
fikir çilesinden doğduğunu sanmıyorum. Ne Marx’a geldiğim zaman Marx'ı
tanıyordum, ne Türkçülüğüm bir araştırmanın mahsulüydü."
Demiştik ya:
“Tıpkı Türkiye gibi…” Ne Batılılaşmaya karar verdiğinde Batı’yı tanıyordu, ne de
kendine dönmeye çalıştığında kendini hatırlıyordu…
Şu satırlar
okunduğunda bize “İşte tıpkı Türkiye gibi” dedirtmiyor mu?
"Yirmi dört yıl önce mahkemede Marksist olduğumu haykırdım. Bu
ümitsizlikten doğan bir isyandı. Bir nevi meydan okuyuş... O yalnızlık içinde
bir
şey olma ihtiyacı. Yılları çeşitli "humiliationlar” içinde geçen,
kucağında yaşadığı
cemiyette hep yabancı muamelesi gören, bazen Türk, bazen
şehirli, bazen
insan olduğu için envai hakarete uğrayan göçmen çocuğu
bir yere tutunmak, bir
komüniteye girmek ihtiyacındaydı. Sınıfı yoktu zaten. Bir
bakıma parya bir
bakıma prens... Parya, çünkü köksüz, koruyucusuz... Hasta
bir baba, çocuğun
maddi ve manevi buhranlarından habersiz… Toprağından
söküldüğü için bir türlü
kendine gelemeyen bir anne. Ve yuvasına ekmek
yetiştirebilmek için
kadınlığından vazgeçmek zorunda kalan yiğit ama
gözyaşlarından başka
yardımı
dokunamayan bir abla. Sonra? Sonrası yok."
"Benim trajedim şu birkaç satırda. Sevebileceklerim dilsiz, dilimi
konuşanlarla konuşacak lakırdım yok. Yani dilimle zevklerimle,
heyecanlarımla,
yarımla Büyük Doğu kadrosundanım. Düşüncelerimle Yön'e
yakınım. Bu bir
kopuş, bir parçalanış... Başka bir trajedide şu: yabancı dil
bilenler Türkçe okumuyor, ben yabancı dil
bilmeyenlere hitap edemiyorum. Daha doğrusu
yabancı dil bilmeyenler kendi dillerini de bilmiyorlar. Hint'i kim okur?
Nesteren okur mu? Hayır! Avcıoğlu?
Necip Fazıl? Hayır! Her dergi bir tekke... Bir akademi
bile değil. Aydın, Osmanlı şairinden daha
köksüz, daha dalsız budaksız. O devrin
vezirleri okuyordu. Bu devrinkiler okumuyor. Bir şiir kitabının okuyucuları,
yazma bir divanınkinden daha kalabalık değil.
Cemil
MERİÇ’in şahsında yaşanan kopuş ve parçalanış, yalnızlık ve anlaşılamamak da
Türkiye’nin kaderi değil mi? Sahi neyiz biz? Yıllardır, iki yüzyıla yakın bir
zamandır bu sorunun cevabını aramıyor muyuz? Evet neyiz biz? Dilimizle,
zevklerimizle, heyecanlarımızla bu topraklara ait hissediyoruz kendimizi… Ama
düşüncelerimiz, referanslarımız, örneklerimiz öyle mi? Bu toprağa ait ne var
düşünce hayatımızda? İster Batılılaşma yanlısı olalım, ister muhafazakâr, ister
liberal… Bu toprağa ait ne var düşünce dünyamızda? Bu soruya verilecek cevap
Cemil MERİÇ ile Türkiye’nin yani bizlerin kaderinin ne kadar da benzeştiğini
gösterecektir bizlere…
Bölünmüşlükle, farklılaşmış olmayı ayırt etmek şartıyla okumak lazım gelirse;
bölünmüş, parça pinçik olmuş, birbirine düşman bir düşünce dünyasından ne
beklenebilir ki?
“İzm’ler
idraklerimize giydirilmiş deli gömlekleridir” diyor Cemil MERİÇ…
"Bir çağın vicdanı almak isterdim, bir çağın, daha doğrusu bir ülkenin,
idrakimize vurulan zincirleri kırmak, yalanları yok
etmek, Türk insanını Türk
insanından ayıran bütün duvarları
yıkmak isterdim.” diyor Cemil MERİÇ…
“Muhteşem bir maziyi, daha
muhteşem bir
istikbale bağlayacak bir köprü olmak isterdim, kelimeden,
sevgiden bir
köprü. Sanat düşüncenin, düşünce mukaddeslerin emrinde olmalı.
Hakikat
mukaddeslerin mukaddesi... Hakikat ve sevgi…
Hafızasını kaybeden bu zavallı nesilleri biz mahvettik, bu cinayet
hepimizin
eseri, hepimizin yani aydınların."
diyebiliyor muyuz? Yoksa yaşadığımız sorunların müsebbibi olarak hep karşımızda
bulunanları ya da bulunduğunu zannettiklerimizi işaret ediyoruz…
Cemil MERİÇ,
“İzm’ler idraklerimize giydirilmiş deli gömlekleri” derken de “Slogan, ilkelin
ideolojisi” tespitinde bulunurken de, “Bu Ülke”de hep yaşanan ve hayatımız
boyunca gördüklerimizden yola çıkarak hep yaşanacağını anladığımız
sıkıntılarımızın tespitini yapıyordu.
Bugün
birbirimizi anlamıyor ve bu yolda en ufak bir gayret göstermiyorsak,
idraklerimize giydirilmiş deli gömleklerini çıkarmaya niyetli olmayışımızdandır.
|